20 Ocak 2008 Pazar

cluny,

"iş rüyalara geldiğinde, şehir türünden olan şeyleri kolektif düşler olarak kabul ediyordu tatarlar, ama onu diğerlerinden ayırıyorlardı çünkü şehri düşlere karıştırmak gibi bir şeydi bu, bu yüzden de ciddi insanlara itici gelen bir çocuksuluğa bürünürlerdi.
polanco hemen her zaman şöyle başlardı konuşmaya: bana bakın, rüyamda bir meydandaydım ve yerde bir kalp buldum. eğilip aldım, atıyordu, bir insan kalbiydi ve atıyordu, sonra onu çeşmeye götürüp elimden geldiğince yıkadım, çünkü üzerine yapraklar ve tozlar yapışmıştı, ve onu rue de l’abbaye’deki polis karakoluna götürdüm. hepsi düzmece, der marrast. onu yıkadın ama sonra saygısızca eski bir gazeteye sarıp ceketinin cebine koydun. nasıl ceketinin cebine koysun ki, üzerinde sadece gömlek vardı, der juan. ceketim vardı, der polanco, kalbi karakola götürdüm ve bana bir makbuz verdiler ki rüyanın en acayip bölümü buydu. onu onlara vermedin, der tell, onu evine götürüp altın sürgülü dolabına sakladığını gördük. altın sürgülü polanco, diyerek güler calac nezaketsizce. kalbi karakola götürdüm, der polanco. olabilir, der nicole, ama ikincisiydi herhalde çünkü en azından iki tane olduğunu gayet iyi biliyoruz. bisbis, bisbis der feuille morte. düşünüyorum da, der polanco, yirmi tane falan bulmuşumdur. yüce israil tanrısı, rüyanın devamını unuttum. onları place maubert’de bir çöp yığınının altında buldun, der paredrosum, seni los matelots kafesinden gördüm. hepsi de güm güm atıyordu, der polanco heyecanla. yirmi kalp buldum, karakola teslim ettiğimi de sayarsak yirmibir, ve hepsi deli gibi çarpıyordu. polislere götürmedin, dolaba sakladığını gördüm. ne fark eder, çarpıyordu ya, der paredrosum uzlaşarak. olabilir, der tell, çarpıp çarpmamaları beni hiç ilgilendirmez. kadın dediğin böyle olmalı, der marrast, ortada çarpan bir kalp var ama onun gözü altın sürgüden başka bir şey görmüyor. kadın düşmanlığı yapma, der paredrosum. bütün şehri kalpler basmıştı, der polanco, çok iyi hatırlıyorum, çok acayipti. en başta sadece tek bir kalbi hatırladığıma inanamıyorum. bir yerden başlaman gerekiyordu, der juan. hepsi de çarpıyordu, der polanco. bunun onlara ne faydası oldu? der tell."

18 Ocak 2008 Cuma

descripcion de un sueno

kalabalık bir cenaze evinde sonlanan henüz tasvir edilmemiş bir rüyanın nasıl başladığını anlatabilmek, her zamanki gibi şimdi de cesaret gerektiren bir iş. özellikle, şehrin diğer yakasında birkaç gün önce öldüğüm ve bu vakanın rüyanın ötesinde, şehirde olduğu düşünülürse. kolayına kaçıp, karakterleri sıralayabilirim artarda, şüphesiz artemis’le başlayarak, ve fakat, bu yolun da önü şu an aşılması olanaksız uykuduvarla kesik, anıduvar ise kulakları kör etti. her şeyden önce şehirden bahsetmenin gerekliliğinin de bilincindeyim, ama buna yeltenmeyeceğim bile. “orada her şey daha kötü olabilir, orada öldürebilirler insanı”.

bir tür iğne iplik sarmalı. bir iplik, dört iğne, ikisi toplu, ve müstakbel dikiş.

artemis birinin adı, diğerinin athena; afrodit ve hera, toplu iğneler, sarılmışlar karanlık raylarda, llorando. yani nerden bakarsan bak gidiş gelişli bir öykü bu, ve gerçekle bağdaşamayacak bir şekilde artemis esmer, athena sarışın, ve fakat öykü geçişli ise içindekiler de geçişli. sohbet eden iki genç var ayrıca, onyedi onsekiz yaşlarında, belki de birbirlerine kur yapıyorlardır, bir helikopter pilotu, bir bekçi, bir de aile var, iki metro hattı, ve en önemlisi, otel var; rüya günün dışında, güneşsiz, belki aysız, en azından dolunaysız, floresanlı. ben olsam seni seçerdim diyorum muzip bir ifadeyle, elimi tutuyor artemis, başka bir şehrin seçiminin salakça olduğunu söylemek istemediğimin farkında, zaten salakça değil, sadece… üstelik şık’lar arasında kendisinin olmadığını benden daha iyi bildiğine şüphem yok, bir tanrıdan bahsediyorum, artemis’ten. tanrı tanrı olmasına da, rüyada bile çenemi tutamam ben, artemis değilsin sen, şeytansın! oteldeki odam sıradan bir otel odası sayılabilir, yatak, komodin, tv, minibar, banyoda lavabo ve duş, ve odanın içinde bir oda daha var, kahverengi halı ve açıkkahverengi duvarkağıdı kaplı ve hiçbir şey barındırmayan bir oda, belki beni bile, televizyonlu oda diyorum ben oraya, çünkü rüyayı izlediğim yer orası, uyuduğum yer ise elbette asıl odadaki yatak. yalnız kafama takılan bir şey var, ve bu şeyle ilgili emin olduğum iki başka şey: ilki, duşu odaya sonradan eklediğim, ikincisiyse rüya boyunca zaten orda olduğu. hiç banyoya girmedim, tuvalete bile girmedim, ki rüyanın birkaç gün sürdüğü göz önüne alınırsa bu yüzden çok acı çekmiş olmalıyım. yani şunu demek istiyorum: duş, odada tamamen işlevsiz, şehirdeyse değil. neyse, şu ana kadar olanların özeti şöyle: artemis çok güzel, çok çekici, muhtemelen rüya boyunca beni yalnız bırakmadığı için biraz da torpil geçiyorumdur, ve fakat ona kusursuzluğa o en yakın anda şeytan diyorum, ki bir bakıma öyle, bana zarar veriyor, acı çektiriyor, güvenli olabilecek bir rüyayı tamamen güvensiz ve her tür etkiye açık bir hale getiriyor, artemis benim dışımda, onu tutuyorum, kavrıyorum, ve ben artemis'im, düpedüz aşığım yani, köpek gibi. işte athena da paragrafın tam da burasında devreye giriyor ve ben onun bize bakışını anlatmaya korkuyorum.

şimdi tümüyle önüme serilen, ve gizlisiz saklısız bir cenaze barizliğinde yeniden doğan bu rüyanın içinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum, isimleri, sadece özel isimleri kullanarak daha önce defalarca yaptığım garip ve anlamsız söz oyunlarına geri dönmek istediğimi söyleyemem, onun yerine şehri nasıl anlatabilirim onu düşünmek lazım, yazar anlatmış gerçi, kusursuza yakın, yine de denemek gerek başka yollar bulmayı, ve “bu sırada şehirden konuşulacak”, bu sırada, ve yine onun dediği gibi: “alıntılanacak ya da alıntılanmayacak bir şiir bile var”, yalnız bu seferki abuk sabuk bir çeviri. üstelik şu ana kadar yazılanları kimsenin anlamadığına bahse girerim, belki bir, çok çok iki kişi. o yüzden hiçbir şey yokmuş gibi yapalım en iyisi, hiç rüya görmemişiz gibi. ve bir şekilde altını oyup yarıda bıraktığım bütün rüyalar beni bağışlasınlar; çünkü anlatılması gerekeni anlatmayıp çorbadenizde huzurlu bir iskele kuşu gibi yüzmeyi tercih etmek zorundayım. çünkü bence de anlatmak bir şeyleri düzene koymaktır, ve şu an bağdaş kurup oturduğum koltukta kafamı koparacağımı bilmek beni dehşete düşürmeye yetiyor. öte yandan onlar, onları gördüğüm an bağışlandılar.


“gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler, kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına,
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan. yağmurlar iner şehrime,
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koskoca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüşte unuttuğum bir kadere,
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime.

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım, ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi,
korku değil, ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim, ama şehrimde değil,
huzurlu duvarlar, boş, beyaz bir anıt mezar,
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman, benim şehrimdir yeri.

bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum,
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar,
ve içimde bitki arzusu, beni gitmem gereken bir yere gitmeye, ve çürümeye yerleştiriyorlar,
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi,
sürünüp giden cadde, beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren,
balıkçı kadınların yüzleri, bakmayan gözleri ve caddenin yeri,
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak,
benim şehrim sonsuz otellerdir, ve hep aynı otel,
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu,
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu,
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar,
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar,
buluşmalarda gizli bağlantılar, ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli,
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır,
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı, ama boştur başka zamanlar,
en kötüsü, boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde,
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp, şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana dek,
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer, ve şehir aşağıda açılır, baş dönmesi artar,
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin ıssız koridorlarında,
o sonsuz malikane, bütün asansör ve kapılar, bütün koridorlarla gidilen,
ve asansörden inip bir banyo ya da tuvalet araman gerekir
çünkü, nedeni yoktur, çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil,
ayağında şortun, bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla,
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasındır,
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri,
kilitsiz, amonyak kokulu, ve duşlar
pis zeminli koca bir odadır,
ve bir insan trafiği geçer içinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar,
ben de orada yıkanmak zorundayım ama, hiç havlu yok,
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok, çünkü bazen şehirde giysilerim vardır,
ve duş alıp randevuya gideceğim,
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden,
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden,
hantal parke taşları ve çitler boyunca,
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca.

sonra şehri geçer otelime girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına,
ya da sana gelirim, sevgilim, çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde.
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı,
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı attıklarında,
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım,
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle,
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, günbatımı bir meydanda yalnızdım,
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu, çok yakın ama bulunmaz olduğunu,
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu,
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde.
ne otel ne asasör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu,
birisi konuşmadan yanına gelip, solgun parmağını ağzına kaparken.

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak,
kanaldan geçen direksiz bir gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş,
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık,
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık,
treni bulmak için karşıya geçmelisin. ve kayıptır valizler,
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniforması kokar,
hareket halindeki o vagona çıkana kadar, hiç bitmeyen bir trende yürüyeceksin,
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu,
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu,
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın, çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın, bilinmeyen biriyle bir randevu,
ve kayıp valizler,
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da, trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim,
seni yine kaybedeceğim, ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort
koşacağım,
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu keteni, şehrimi gizleyen perdeleri.”

16 Ocak 2008 Çarşamba

yaprak kıpırtısı

encarnación'dan çıktığımdan beri yoldayım, uyku yok, mola yok, yemek yok, (tabii). gece, kasırga, yağmur, içinde yürüyorum, kılık sade, bilhassa şartlar düşünülürse; sızlanmıyorum. gecesiz, yağmursuz, kasırgasız herhangi bir sokak lambasının altında durduğumu söylemeye cesaret edemiyorum. sokak lambası, tepenin üstünden görünen bir vaha, gecenin ortasında bir delik, dışarıdakileri yoğunlaştırarak içeri çeken küçük bir delik, geceyi örneğin, yağmuru, kasırgayı... cezbe: kendi kendimi ikna edene, haksız bir şikayeti gereksiz bir söylenmeye dönüştürene dek tekrarladığım bir sıfat, bir fiil, ve ben, "çı-rıl-çıp-lak, yü-rü-yor-um", herhangi bir sokak lambasının altında duruyorum. yerdeki ışık gözümde yansıyor, sarı, eğilip alıyorum, yüzüm kayıp bir kol saatinin metalinde parlıyor, bileğime takmaya çalışıyorum, kayıp düşüyor, hoşuma gidiyor, kayıp düşüyor, hatta eğleniyorum, kayıp düşüyor; kol anlamını yitirdikten sonra yalnızca saat kalıyor geriye, bilmemkaçıncı eğe kemiğinin üstüne takıyorum: tik-tak, tik-tak, takırtılar, ya da, güm-güm, güm-güm, gümbürtüler, karışıyor birbirine; ayaklarım pek de büyük olmayan bir su birikintisinin içinde. söyleniyorum: yansımalar, zaman, birbirine karışan likit yansımalar zaman, ve devam ediyorum isteksizce: yarını kapsayan ya da yarının kapsadığı her şey, kısaca yarın, ya da dün, bugün, daha da ileri gitmemek için kendimi zor tutuyorum, ama gidiyoruz (bir harfi değiştiriyorsun ve bu hamlenin, hilenin, fark edilmeyeceğini sanıyorsun, pis herif): şimdiye ulaşıyoruz, şimdi, problematik. bindokuzyüzseksensekiz'de başka bir sözcüktü bu mesela, şimdi başka (aferin!), gelecekte daha da başka olabilir, arzudan bahsedersek.
sokak, ağaçlar, yürüyüş, hareket, ses, söz, yani düşünce, yaşam, ve beraberinde, ve uzakta bir yerde, yerin altında diyelim, ölüm. çırılçıplak söylenmekten sıkılıyorum, üstelik gece, yağmur, kasırga, (onu da iliştirsene buraya, sahtekar!), ölüm, yaprakların ölümü. yattığı yerde bayat bir iskelet, iskelete yapışan taze cesetler, ölü yapraklar, yeni dokular, yepyeni damarlar, kan, ve tekrar zaman: yaprakadam. adam derken, elbette insanı kastediyorum ve diğerinden ayırmıyorum olumlayarak, ne de olsa bütün iskeletler birbirine benziyor gözler alışana dek; taze göz, diyerek kahkaha atıyorum. henüz bacaksızken okuduğum bir öyküyü hatırlıyorum: yolun ortasında pek de küçük olmayan bir su birikintisine fırlatılıp içinde yok olan bir çocuk; basit bir eğlence, bir oyun veya kavga, ya sonra? yazarı kimdi ve neden yazmıştı bilmiyorum, nihayetinde güçsüz, hatta anlamsız sorular soruyorum sızlanarak, kafam karışık belki (belli ki). tam zamanında el paso'ya varıyorum, el paso'da bir otel odasına, (buna benzeyen bir odam vardı tula'da), odanın diğer ucuna yürüyorum, gecesiz, kasırgasız, yağmurlukla, masaya oturuyoruz, üstünde bir tas var (sen koydun bu uğursuz şeyi buraya, bırak kaldırayım!), bükülüp eğiliyoruz ikimiz birden, yağmur yeniden başlıyor, kasırga geride kalıyor, gece zaten hiç olmadı, tasın içine bakıyoruz: ölü yapraklar, taze dokular, su, birikinti, çamur, zaman; pencerede gölgeli sesler, kulaklar tasa yapışık, güm-güm, güm-güm, tik-tak, tik-tak, adamyaprak.

10 Ocak 2008 Perşembe

"julio martinez morales, kitap fuarı, madrid, haziran 1994"

“şimdi fuar’da gezinirken size şair onuru hakkında bir şey anlatacağım. ben şairim, ve yazarım. eleştirmen olarak da isim yaptım. hesap bilmeyen için 7 x 3 = 22 stant var, ama aslında çok daha fazla. kısıtlı olan görüşümüzdür. yine de bu fuar’ın güneşi altında kendime bir yer edinmeyi başardım. kaza yapmış arabalar, yazının sınırları, 2 x 2 = 4’ler geride kaldı; bedeli yüksek oldu. bir balkondan kanlar içinde sarkan A ile E geride kaldı, ama bazen rüyalarıma giriyor, hala. iyi yetiştirilmiş biriyim. sadece kibar hapishaneleri tanıdım. öte yandan, şiir ve hapishane her zaman birbirlerine yakın olmuşlardır. herşeye rağmen, melankoli bana her zaman çekici gelmiştir. yedinci uykumda mıyım, yoksa gerçekten fuar’ın öbür ucunda horozların öttüğünü mü duydum? o da olabilir bu da. horozlar tan vakti öterler, oysa saatime göre öğlen on iki. fuar’da uyurgezer gibi dolanıyorum ve benim kadar sarhoş dolanan meslektaşlarımı selamlıyorum. sarhoş x sarhoş = edebiyat cennetinde bir hapishane. dolanıyorum. dolanıyorum. şairlerin onuru: soluk bir mahkumiyet gibi dinlediğimiz şarkı. sergilenen kitaplara bakan, karanlık ceplerinin dibinde bir umut gibi kuruşlar arayan genç yüzler görüyorum. 7 x 1 = 8 diyorum içimden, yan gözle genç okurlara bakıyorum, bu tanımadığım, gülümseyen yüzlerde aysberg gibi şekilsiz ve uyuşuk bir imge beliriyor. hepimiz A ile E harflerinin asılı durduğu balkonun altından geçiyoruz; kanlar hepimizin üzerine damlıyor; hepimiz sonsuza dek kirleniyoruz. ama balkon da bizler gibi solgun, ve bir solgun, hiçbir zaman başka bir solguna saldırmaz. öte yandan, içimi dökmek için söylüyorum, balkon da bizimle dolanıyor. başka yerlerde buna mafya deniyor. bir büro görüyorum, açık bir bilgisayar görüyorum, ıssız bir koridor görüyorum. solgunluk x aysberg = korkumuzun insanlarla doldurduğu ıssız bir koridor. fuarın koridorunda dolanan insanlar kitap aramıyorlar, gerçeklerimizin boşluğuna işaret eden bir gerçek arıyorlar. en büyük çaresizlik anlarında hayatı böyle yorumluyoruz. koyun sürüleri. cellatlar. neşter bedenleri doğruyor. A ve E x kitap fuarı = başka bedenler, hafif, akkor gibi, sanki dün gece yayıncım kıçıma bir tekme atmış. blanchot olsa, ölmek verilebilecek en iyi cevap gibi geliyor, derdi. 31 x 31 = 962 tane iyi neden. dün bu kentin sunağında genç bir yazarı kurban ettik. kanı hırslarımızın alçak rölyeflerinden damlarken kitaplarımı ve unutulmayı düşündüm, ve nihayet işte anlamlı olan bir şey. bir yazar, işte koyduğumuz kural bu, bir yazara benzememeli. bir bankacıya benzemeli, pek fazla titrekleşmeden yaşlanacak bir hanım evladına, bir matematik profesörüne, bir hapishane sorumlusuna benzemeli. ağaç gibi olmalı. işte böyle, akla zarar, dolanıp duruyoruz. ağaçlığımız x balkonun solgunluğu = zafer koridorumuz. gençler, okurlar, dolaylı anlatım yoluyla, nasıl olur da anlamazlar bir yalancılar güruhu olduğumuzu? bir göz atmak yeter! yine de fark etmiyorlar, ve biz hiç fark edilmeden döktürüyoruz: 8, 5, 9, 8, 4, 15, 7; dolanabiliyoruz ve birbirimizi selamlıyoruz (en azından ben herkesi selamlıyorum, jüri üyelerini ve cellatları, patronları ve öğrencileri, herkesi), ibnenin heteroseksüelliğine, iktidarsızın erkekliğine, boynuzlunun lekesiz onuruna övgüler yağdırıyoruz. kimsenin gıkı bile çıkmıyor: utanma diye bir şey yok. sadece, birinin gizemli bir saatte anlaşılmaz bir nedenle bizim için yaktığı ateşe doğru sürünerek giderkenki sessizliğimiz var. hiçbirşeyi rastlantıya bırakmasak da bize rastlantılar yol gösteriyor. büyüklerimiz bize “yazar bir denetçidir” dedi ya, biz son katresine dek bu vecizenin peşini bırakmıyoruz. yazar bir köşeyazarına benzemeli. yazar bir cüceye benzemeli ve yaşamını MUTLAKA sürdürmeli. hele bir de okumamız gerekmese, yaptığımız iş hiçlikte asılı kalmış bir nokta olacak, en basite indirgenmiş bir mandala olacak; sessizliğimiz, ölümün öte tarafına basan ayağımız olacak. fanteziler. fanteziler. geçmişte kalan isteğimiz aslan olmaktı, bugünse hadım edilmiş kedileriz. boğazlanmış kedilerle evlenen hadım edilmiş kediler. komedi gibi başlayan herşey bir şifreleme egzersizi olarak son buluyor.“

19 Aralık 2007 Çarşamba

yatakodasında bir cherry tree iki

,
kemikli öfkeler fışkırıyor sırtımdan, eğik dikenler gibi, deniz kenarlarında emekliyorum, uzun saçların sanki, ıslak, aralık, ayaz, düşmeden bağışla, bardaklar masanın fazlaca kenarında, burda yaz; noktaları neden sevmediğimi düşündün mü hiç, chapter twelve, stop, anlatayım: ayrı, ayrı ayrı dizebilirsin belki örtünün üzerine kırıntıları, bizi, sonra iyice yıkanan yeşilliklerin içine terk edilmiş taze soğanlar gibi hüzünle parmaklarını yalayıp, chapter seventeen, hepsini biraraya toplamaya çalışabilirsin, tek tek, stop, hadi ciğerleri dolduralım bakalım bir huzursuzlukla daha, yirmiüçmilyondokuzyüzseksensekizbindörtyüzotuzikinci defa, bir kırıntı, stop, bir kırıntı, stop, aralara da birkaç acı sözcük ekledin mi, nerdeyse bitirmiş sayılırsın kendini, üretim bandındaki bütün parçaların tastamamlandığında yaşamaya başlayacaksın ha, yala bakalım parmakları kido, az kaldı! ama sen bana aldırma, ben sadece nefes alıyorum, yoksa noktalıvirgüle bayıldığımdan değil; hem sonra dudakları da ayırmak gerekiyor değil mi birbirlerinden, yanlışlık olmasın: dördünü birden! ki konuşmaktan bahsetsinler, susmasınlar hiç, yapay ruhlar da üflemeye başladık öksüz havyarlara, sen de üret be, boka benzeyen ne varsa; sonraki aşama (asla bitmeyecek bu, böyle gidersen): dudakları ayırmanın yetersizliği, ayırmakla tehdit de etmeli diğer ikisini, sanki ayrı değillermiş gibi, bükük boyunlardan kafaları da koparmalı, çiçekli gülümseyişlerin üzgün kıçları, boşboğaz mı oluyorum şimdi, stop, nerde kalmıştık, yüzyetmişyedi; kimse bizden öylece bırakıp gitmemizi istemedi, öylece yalnız, gidebilir miyiz peki, rahat bırakabilir miyiz, öylece yalnız; evet, ayırmalı dudakları birbirinden, batırmalı gemileri tenine, keskinsin nasıl olsa yeterince, keskin ve dalgalı ve uzun, ve sivri bardaklarda doğulmalı, edilmeyen sözleri yutkunarak çıkarmalı chapter ten’de balıksırtlarından, belki de boğulmuşumdur, stop; chapter one, zaman kapsülü kazaklar masanın üzerine serildiğinde, serin bir ilkbahar akşamının saçları örülür, boğuk denizler kabarıp öfkeyi uyandırır parmaklarımın arasında, boğazımda tek bir saç telinin izleri, kırık üstelik; bu akşam babamla ikişer duble rakı içtik, mezgitler yine lezzetliydi, aklıma gelmedin, stop.

5 Aralık 2007 Çarşamba

yansıma

ciğerimyanmadıönce, tenimyandı, sonragözlerim, solkulağımdangirdisöz, alnımlakaşımarasındasıkışıpkaldı, başımıeğdim, sardığımbacaklarımıçözdümboynumdan, yuvarlandımyataktanaşağıdoğru, saçlarımdöküldükollarımkoptuburnumuçektim, midemesaplananyarayadokunmadangözlerimkamaştı, ışığabaktımgörmedim, ayaklarımıdayadımduvarakikarıncalansınlar, uyuşsunlarkikoşayım, sekizkarıncayakladahahızlı, kiyemedeyimciğerlerimibiranönce, bağırsaklarımıbeynimivesaireyi, amaişte, yastıktanalamadımağzımaelimi, dilimletadınabaktım, sanırımsağdıağladım, tırnaklarımkılıkırkyardı, kıllarımtozlarıtırnakladı, omzumasildimkirpiklerimikuruladım, sakallarımçürüdükırıkdişlerimyatağadöküldü, konuşmayabaşladım, durdumzamankayboldu, düşlerimsızladıkalbimibuldum, susmadım, iştebuyüzdenacımıyorkollarımkulaklarımbacaklarımgözlerim, iştebuyüzdenacıyorkalbim, benkalbimimvegerikalanbuyüzdenbenimdeğil, buyüzdençarpıyorum, gümgümtümbirbedendenbüyükseslerçıkarıyorum, buyüzdentümbirbedendenbüyüğüm, vebuyüzdenbunlarıanlatıyorum, kalbimedokunuyorumyüzümedokunuyorumgülümsüyorum, gülümseyişiminizinedokunuyorumyüzümde, kalbimigörüyorum.

görüyormusun?

senkorkudeğilsin, senkorkundeğilsin, sensadecekorkundeğilsin, senkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, benkorkudeğilim, benkorkundeğilim, bensadecekorkundeğilim, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, ikimizdesendenkorkuyoruz, sanki.

4 Aralık 2007 Salı

bir maske takın bana!

bundan yaklaşık iki hafta önce, yani ‘muhabbet nobilmemkaç’ı yazdığım günlerde, ben daha bursa’dayken yaşandı aşağıdaki satırlar. ama yok, yaşandı denemez buna, henüz yaşanmadı, sen okurken yaşanıyor olacak ve metni okumayı bitirdiğinde de yaşanmış olacak. tam olarak böyle değil tabi, eksik biraz, ama bunu ifade etmenin daha kestirme bir yolu yok. hadi şunu da söyleyeyim: “ve sen metni okumayı bitirdiğinde yaşanmış olacak ve belki bunların yaşanmasının üstünden bir dakika geçtikten sonra aklında kalanlar kadar ya da anladığın kadar gerçekleşmiş olacak” bu olay. gerçek, gerçekleşmek. gerçekleşmek, garip sözcük. en azından ‘gerçek’ gibi değil. neyse.

şöyle başlıyor: akşam yemeği yeniliyor, afiyet olsun, kahve içiliyor, sigara, ve yaklaşık olarak bir yıldır ‘başka bir zamana saklanan’ bir öykünün okunma zamanı geliyor (çocukluğumdan beri bir alışkanlık bu; yemeğin en lezzetli kısmını en sona saklarım, bazen o kadar ‘saklarım’ ki soğur, donar, pörsür, lezzetsizleşir. insanlara da bunu yapmış olabileceğim düşüncesiyse uykularımı kaçırır, ya da duygulara… tavan arasında birkaç ceset var mıdır acaba? bir zamanlar bana aşık olan ve benim de –aşık olmasam da- ilgi duyduğum cesetler? evet bir zamanlar, ceset değillerdi bir zamanlar… varlar biliyorum. dehşetlerden dehşet beğen. ben de bir cesedim belki şu anda, belki mi, pekala öyleyim, başka bir tavan arasında doğru zaman için saklanıyorum edilgenlikle ve çürüyerek. ama uzatmaya gerek yok şimdi, başka biri neredeyse kusursuz bir biçimde anlatmıştı bunu, “unutulan” adı altında). odanın ışığını azaltıp, müzik ayarlamaya uğraşıyorum, aklımda charlie parker var ama o olmaz, ayinsel bir ortam yaratmaya gerek yok şimdi. komik. jacques brel şarkılarından oluşan yaklaşık bir buçuk saatlik bir liste hazırlıyorum ve dönerkoltuğa oturup kitabı açıyorum. hoparlörlerde ces gens la titreşmeye başlıyor ve okuduğum öykü, birkaç saniye sonra şu cümlelerle yaşamını sürdürüyor:

““Bunu hiç anlamayacaklar,” dedi bana. “Tüy takmış maymun gibiler, Kansas konservatuarındaki, Chopin çaldıklarını sanan kızlar gibi. Dinle Bruno, Camarillo’da beni üç hastayla birlikte aynı odaya koymuşlardı, sabahları odaya yeni yıkanmış, akpak, sevimli bir stajyer doktor giriyordu. Kleenex’le Tampax’ın birleşmesinden doğmuştu sanki, inan bana. Koca bir budalaydı. Yanıma oturur, yüreklendirici sözler söylerdi bana; oysa ben artık ne Lan’ı ne başkasını düşünüyor, yalnızca ölmek istiyordum. En kötüsü de adamın ona dikkat etmiyorum diye alınmasıydı. Temiz yüzüne, itinayla taranmış saçlarına ve bakımlı tırnaklarına hayran olup yatağımda oturarak onu dinlememi bekliyordu galiba; Lourdes’a gidip bastonlarını atarak havalara sıçrayan sakatlar gibi iyileşeceğimi sanıyordu…
İşte bu adam ve Camarillo’daki tüm öteki adamlar inanmışlardı. Neye inanmışlardı, bilmek istiyor musun? Ben bilmiyorum, yemin ederim, fakat inanmışlardı. Herhalde kendilerine, diplomalarına, değerlerine. Hayır, tam olarak ifade edemiyorum. Bazıları alçakgönüllüydü, kendilerini yanılmaz sanmıyorlardı. Fakat en alçakgönüllüsü bile kendinden emindi. Beni en çok sinirlendiren de buydu Bruno, kendilerinden emin olmaları. Neden emindiler söyler misin bana? Oysa öteki tarafta ben, başında bin türlü dert olan zavallı ben, her şeyin bir pelteye benzediğini, etraftaki her şeyin titrediğini hissedecek kadar bilinç sahibiydim; biraz dikkat etmek, biraz oturup kulak vermek, susup dinlemek yetiyordu delikleri bulmak için. Kapıdaki, yataktaki delikleri. Elimizdeki, gazetedeki, zamandaki, havadaki delikleri; her şey delik dolu, sünger gibi, kendi kendisini süzen bir süzgeç gibi… Fakat onlar amerikan bilimiydi, anlıyor musun Bruno? Beyaz gömlekleri onları deliklerden koruyordu; hiçbir şey görmüyorlardı, başkaları tarafından önceden görülmüş olanı kabul ediyorlar ve gördüklerini sanıyorlardı. Ve delikleri göremiyorlardı doğal olarak, ve kendilerinden çok emindiler, reçetelerine, iğnelerine, lanet olası psikanalizlerine, ‘sigara içmeyin’, ‘içki içmeyin’lerine tümüyle inanmışlardı… Ah, oradan defolup gitmek, bir trene atlamak, her şeyin arkaya doğru gittiğini, parçalandığını görmek camdan; arkaya bakıp uzaklaşmasını izlediğinde manzaranın nasıl parçalandığını hiç gördün mü bilmiyorum…”

Gauloises içiyoruz. Johnny’nin biraz konyak ve sekiz-on sigara içmesine izin vermişler. Fakat belli ki bedeni içiyor sigarayı, kendisi başka bir yerde, karanlık kuyudan çıkmak istemiyormuş gibi neredeyse. Son günlerinde neler gördü, neler hissetti merak ediyorum. Onu heyecanlandırmak istemiyorum, ama kendiliğinden konuşmaya başlasa… Sessizce sigaralarımızı içiyoruz, arada bir Johnny kolunu uzatıp parmaklarını yüzümde gezdiriyor, kim olduğumu anlamak istermişçesine. Daha sonra kol saatiyle oynuyor, sevgiyle bakıyor bana.

“Olay şu: aslında kendilerini bilgin sanıyorlar,” diyor ansızın. “Bir sürü kitabı bir araya getirerek okuyup yuttukları için kendilerini bilgin sanıyorlar. İçimden gülmek geliyor çünkü sonuç olarak hepsi de iyi çocuklar, öğrendikleri ve yaptıkları şeylerin çok derin ve zor olduğuna inanmış olarak yaşıyorlar. Bir sirkte de böyledir Bruno, aramızda da. İnsanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. Ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? Oysa gerçekte zor şeyler bambaşka, insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. Örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. Zorluk, büyük zorluk bunlar işte. Dün gece şu küçük aynada kendime bakmak geldi aklıma, yemin ederim sana öyle zor oldu ki, neredeyse kendimi yataktan yere atacaktım. Düşünsene, kendi kendine bakıyorsun, yalnızca bu, insanı yarım saat dehşet içinde bırakmaya yeter. Gerçekte bu adam ben değilim, ilk anda, ilk bakışta ben olmadığımı açıkça anladım, onu beklenmedik bir biçimde, bir rastlantı olarak yakalamıştım ve biliyordum ki bu ben değildim. Bunu hissediyordum ve insanın içinde böyle bir his olunca… Fakat bu Palm Beach plajındaki gibi, bir dalga çarpıyor sana, ikinci bir dalga, bir dalga daha… tam birini hissediyorsun ki öteki geliyor, yani öteki sözcükler… hayır, hayır sözcükler değil, sözcüklerin içinde olan bir tür tutkal, bir tür salya. Ve salya üstüne gelerek seni kaplıyor ve aynadakinin sen olduğuna inandırıyor seni. Doğru, ama nasıl fark etmezsin ki. Fakat doğru, bu benim, bunlar benim saçlarım, bu yara izi de benim. İnsanlar, kabul ettikleri tek şeyin salya olduğunu anlamıyorlar, bu yüzden aynaya bakmak onlara çok kolay geliyor. Ya da bir ekmek parçasını bıçakla kesmek. Sen hiç bir ekmeği bıçakla kestin mi Bruno?”

“Arada bir keserim” dedim, sözleri eğlendirmişti beni.

“Ve bu seni hiç etkilemedi öyle mi? Ben yapamıyorum Bruno. Bir gece bıçakla ekmeği öyle uzağa fırlattım ki bıçak neredeyse yan masadaki Japon adamın gözünü çıkartıyordu. O sıralar Los Angeles’taydım, müthiş bir olay oldu bu… Onlara durumu anlattığımda beni içeri attılar. Bana göre çok basit, fakat onlara nasıl anlatmalı?”

Eliyle bir çizgi çizdi havada, her yeri elleyip, her yerde iz bırakarak. Gülümsüyor. Bana öyle geliyor ki yalnız, yapayalnız. İçim boşalmış bir biçimde oturuyorum yanında. Eğer Johnny’nin aklına beni eliyle ikiye bölmek gelse, beni tereyağı ya da duman gibi yarabilir. Belki de arada bir parmaklarını ihtiyatla yüzüme değdirmesinin nedeni budur.

“Ekmek orda, örtünün üstünde,” diyor Johnny havaya bakarak. “Sert bir nesne olduğu yadsınamaz, çok güzel bir rengi ve kokusu var. Bu ben değilim, bu benden başka, benim dışımda bir şey. Fakat eğer onu ellersem, eğer parmaklarımı uzatıp onu yakalarsam o zaman değişen bir şey oluyor, sence de öyle değil mi? Ekmek benim dışımda, fakat parmaklarımla onu elliyorum, onu hissediyorum, onun dünyanın kendisi olduğunu hissediyorum, öyleyse onun tam anlamıyla başka bir şey olduğu söylenebilir mi?”

“Sevgili dostum, binlerce yıldır bir sürü sakallı adam bu sorunu çözmek için kafa patlatıyor.”

“Ekmek günün ışığı,” diye fısıldıyor Johnny yüzünü kapatarak. “Ve ben onu ellemeye, onu ikiye bölmeye, onu ağzıma koymaya cüret ediyorum. Biliyorum bir şey olmuyor; korkunç olan da bu ya. Bir şey olmamasının korkunç olduğunu anlıyor musun? Ekmeği kesiyorsun, bıçağı böğrüne batırıyorsun ve her şey eskisi gibi sürüyor. Ben anlamıyorum Bruno.”

Johnny’nin yüz ifadesi ve heyecanı beni korkutmaya başladı. Ona cazdan, anılarından, tasarılarından söz ettirmek, onu gerçeğe geri getirmek giderek zorlaşıyor. (Gerçek; yazar yazmaz iğreniyorum bu sözcükten. Johnny haklı, gerçek bu olamaz, caz eleştirmeni olduğum gerçek olamaz, çünkü eğer öyleyse birisi bizimle dalga geçiyor. Diğer taraftan insan Johnny’nin dümen suyuna kaptırmamalı kendini yoksa herkes birden çıldırabilir.)

Şimdi uyuyakaldı, ya da en azından gözlerini kapattı uyuyormuş gibi yapıyor. Yaptıklarını anlamanın ne denli zor olduğunu bir kez daha fark ediyorum; Johnny nedir, Johnny kimdir? Uyuyor mu, uyuyormuş gibi mi yapıyor, yoksa uyumak mı istiyor? İnsan diğer arkadaşlarına kıyasla Johnny’ye çok daha yabancı, onun çok daha dışında. Hiç kimse daha adi, daha sıradan, zavallı bir yaşamın koşullarına daha bağlı olamaz; görünüşe göre her bakımdan ulaşılabilir. Görünüşe göre asla kuraldışı değil. Herhangi biri Johnny olabilir; hasta, kötü alışkanlıkları olan, şiir ve yetenek dolu iradesiz bir zavallı olmayı kabul ettiği sürece. Görünüşe göre. Ben ki ömrümü dehalara hayranlık duyarak geçirdim, örneğin Picasso’lara, Einstein’lara, herkesin bir dakika içinde hazırlayacağı kutsal listedekilere (Gandhi ve Chaplin ve Stravinsky), herkes gibi kabul etmeye hazırım, bu olağanüstü kişiler bulutların üstünde yol alırlar, onların yaptıkları bizi şaşırtmamalıdır. Onlar farklıdır, bunu herkes bilir. Oysa Johnny’nin farklılığı gizli, gizemi kızdırıyor insanı çünkü hiçbir açıklaması yok. Johnny bir deha değil, hiçbir şey keşfetmedi, binlerce siyah ve beyaz gibi caz müziği yapıyor; gerçi herkesten iyi müzik yapıyor ancak kabul etmek gerekir ki, bu biraz da seyircilerin zevkine ve modaya, dolayısıyla zamana bağlı. Örneğin Panassié, Johnny’yi kesinlikle kötü buluyor, oysa biz kesinlikle kötü olanın Panassié olduğunu düşünüyoruz, dolayısıyla bu tartışmaya açık bir konu. Tüm bunlar Johnny’nin başka bir dünyaya ait olmadığını gösteriyor, ancak tam bunu düşünür düşünmez kendi kendime Johnny’de başka bir dünyaya ait bir şeyler olup olmadığını soruyorum (başta Johnny’nin kendisi bilmiyor bunu). Kendisine söyleselerdi çok eğlenirdi herhalde. Onun ne düşündüğünü, bu şeyleri nasıl algıladığını ben çok iyi biliyorum. Bu şeyleri diyorum, nasıl algıladığını diyorum, çünkü Johnny… Neyse geçelim bunları, benim kendi kendime anlatmak istediğim şu: Johnny’yle aramızda bulunan uzaklığın belli bir açıklaması yok, anlatılabilir farklılıklara dayanmıyor. Bizim kadar onu da etkileyen bu durumun sonuçlarının bedelini ilk önce ödeyen de o. Johnny’nin insanlar arasında bulunan bir melek olduğunu söylemek geliyor içimden, ancak temel bir dürüstlük duygusu bu cümleyi geri çekmeye, onu güzelce değiştirmeye ve şunu kabul etmeye zorluyor kişiyi: Belki de Johnny meleklerin arasında bir insan, gerçekdışı olan tüm bizlerin içinde tek gerçek. Belki de bu yüzden Johnny parmaklarıyla yüzümü elleyerek kendimi bu denli mutsuz, bu denli saydam, sağlığım, evim, karım ve saygınlığımla bu denli küçük hissetmeme neden oluyor. Özellikle de saygınlığımla. Evet, saygınlığımla.

Ama her zamanki gibi oldu; hastaneden çıkıp sokağa adım atar atmaz, günlük yaşantıma geri döner dönmez her şey değişti. Zavallı Johnny, ne denli dışında gerçeğin! (evet evet, bu böyle! Şimdi bir kafede otururken ve hastaneyi ziyaret edişimin üstünden iki saat geçtikten sonra, bunun böyle olduğuna inanmak, kendime karşı biraz daha samimi olabilmek için zorlanarak yazdığım yukarıdaki satırlara inanmaktan daha kolay geliyor bana.)””


kendimi duvarlara vurmak istiyorum! ne johnny ne de bruno bunu söyleyen, ben söylüyorum: kendimi duvarlara vurmak istiyorum. tecrit edilmiş sınırsız bir coşku bu. ces gens la, repeat, brel salyalar’a vurgu yapıyor, ben duvarlar’a. evet, sınırsız, evet, tecrit.

e.b’yi arıyorum: “n’aber?”, “iyi be abi n’olsun, nip-tuck izledim şimdi de freud çalışıyorum” diyor, kahkaha atıyorum “ooo muhteşem olmuş, kombo!”, “gülme lan, çok daraldım zaten” deyip gülüyor, “tv’de bolivya-arjantin maçı var, messi benim hareketi yaptı yine” diyorum, tv açık ama sesi kapalı, genellikle böyledir, arada bir ekrana bakıyorum, “izleyemem şimdi be abi, çalışmam lazım”, “çalışmak lazım” diyorum, “evet, çalışmak lazım”.

çalışmak lazım lazım olmasına da, ben ne ne çalıştığımı biliyorum ne de ne düşündüğümü. hep bir an gerideyim. mesela bundan hemen önceki cümle bana ait değil. bundan hemen önceki cümlenin bana ait olmadığını söyleyen bundan hemen önceki cümle de bana ait değil. yakaladığım cümlenin sonrasındaki cümleyi yazıyor oluyorum her zaman. işte, bir tane daha. bir tane daha geçti işte bir tane daha diyerek. hep böyle bu, herşey için geçerli: insana ait.

yaklaşık olarak bir ay sonra okunacak bir kitaptan alıntı:

“bu yüzden freud, hastalarına -ve okurlarına- iki faydalı paradoks sunmuştur. birincisi, kişinin kendi kendisine bir sırrını açıklamasının tek yolu, onu bir başkasına söylemesidir.
ikincisi, insan sadece başkalarının sağır (dinlemeye gönülsüz ya da kifayetsiz) olduğu oranda delidir (anlaşılmazdır).”

kendimi duvarlara vurmak istiyorum! arzu bu. aklıma başka bir kitaptan başka bir metin geliyor; delikler, ekmek, bıçak, gün ışığı, dünya, tavan arası, ah rosario, delikleri hatırlıyor musun (rosario da kim be?), sırılsıklam bir yaz günü galata’dan karaköy’e inerken bu delikler pencerelerdi. ekmek diyor johnny, ekmek! (“Sert bir nesne olduğu yadsınamaz, çok güzel bir rengi ve kokusu var. Bu ben değilim, bu benden başka, benim dışımda bir şey. Fakat eğer onu ellersem, eğer parmaklarımı uzatıp onu yakalarsam o zaman değişen bir şey oluyor, sence de öyle değil mi? Ekmek benim dışımda, fakat parmaklarımla onu elliyorum, onu hissediyorum, onun dünyanın kendisi olduğunu hissediyorum, öyleyse onun tam anlamıyla başka bir şey olduğu söylenebilir mi? “Ekmek günün ışığı,” diye fısıldıyor Johnny yüzünü kapatarak. “Ve ben onu ellemeye, onu ikiye bölmeye, onu ağzıma koymaya cüret ediyorum. Biliyorum bir şey olmuyor; korkunç olan da bu ya. Bir şey olmamasının korkunç olduğunu anlıyor musun? Ekmeği kesiyorsun, bıçağı böğrüne batırıyorsun ve her şey eskisi gibi sürüyor. Ben anlamıyorum Bruno.”) kitabı bulup, sayfaları karıştırıyorum, ve:

7

dudaklarına dokunuyorum senin, kenarlarını çiziyorum tek parmağımla, sanki benim elimden çıkmış ağzın, sanki ilk kez aralanıyor; gözlerimi kapamam kafi, her şey yeniden, yeniden başlıyor elimin altında, her seferinde bir başka ağız doğuyor istediğim türden, elimin seçip yüzüne yerleştirdiği nice ağız arasından seçilmiş bir ağız bu, seçen benim, kendi ellerimle yüzüne çizivermek için olanca özgür, ben seçtim; nasıl olduğunu anlayamadığım bir rastlantı sonucu olarak, elimin altında çiziktirdiğim ağza tıpatıp uyan bir ağız oluyor seninki.

bana bakıyorsun, çok yakından, gitgide yaklaşıyor yüzün, seyrediyorsun beni, tepegözüz sanki, gözlerimiz büyüdükçe büyüyor, iki göz üst üste gelerek tek göz oluyor: tepegözler birbirine bakmakta, solukları birbirine karışmış, ağızlar buluyor yekdiğerini, dudaklar sıcacık, kavgada, dil düşlere henüz dokunmuş, bir sessizlik dil üzerinde, bir eski koku, mis gibi, ağır bir hava dolanıp duruyor. o an işte, ellerim dalıyor saçlarına, derinlerini okşuyor ağır ağır, ikimizin de ağzı çiçek ve balık dolu sanki, sarmaş dolaş öpüşüyoruz, hızlı hızlı, derin duyumlarla. ısırıyorsak eğer, acısı tatlı, birbirine karışmış soluklarımız içerisinde, sönüp gidiyorsak eğer, dönüşüyorsak kısa ve korkunç bir boğuluşla ölüme, bu anlık ölüm güzel. tek bir tükürük, tek bir olgun meyve tadı; yapışmışsın bana, duyuyorum titremelerini, tıpkı suda titreşen ay gibi…”

hiçbir şey olmuyor, herşey eskisi gibi sürüyor; yatıp uyuyacağım.

17 Kasım 2007 Cumartesi

muhabbet, noikibinüçyüzondört

ortaokulda felsefe dersimizin olup olmadığını hatırlamamama rağmen, ortaokul sırasında bir kitapta kant’ın resmini gördüğümü hatırlıyorum; hiç hoşlanmamıştım, yalana gerek yok, evet tipinden. ev ekonomisi dersimiz vardı ama, dün gibi aklımda, atkı örmüştüm bir keresinde bu ders için; uçuk sarı, yumuşak bir yündü ve çok kalın değildi. neredeyse onbeş yıl geçmiş üstünden ve o günden beri kant okumadım ben, ama ördüm.

bir vefat vesilesiyle dün akşam bursa’ya geldim istanbul'dan. vefat vesilesi, ne demek bu, yol boyu düşündüm çevre koltuklarda oturanlara çaktırmadan. sonuç? sonra, sonra. esra’yla sohbet ettik gece iki üç saat. sohbetin konusu bu değildi, ölüm ya da vesile olarak ölüm değildi, veya buydu da ben farkında değildim bilmiyorum. ikimizin gündemindeki sorunlardan oluşuyordu çerçeve. onun sıkıntısında işine yarayan şeyler söyleyememişimdir muhtemelen, ama o benimkiyle ilgili çok çarpıcı şeyler söyledi, en azından bana çarpıcı; kusursuz benzetmeler, apayrı gözüken iki şeyi bir araya getirip akıl yürütmeler... şuna yakın bir şey söyledi mesela: “sürekli kayıtta olan ve aynı anda sürekli çalan bir kasetin teklemesi kaçınılmaz, ama hiç takılmaması garip, takılması gerek, arada bir çıkarılıp kalemle sarılması gerek”. çerçevenin dışına çıkılmış ve 6’dan söz açılmıştı o sıralarda. devam etti: “insan, karşısındakinin mucize olduğunu bilmek ister bir yandan, diğer yandan mucize, mantığına ters düşer, bu çekişme hep var, hep de olacak”. yapma esra, olur mu öyle şey! kaset mi kaldı, her şey dijital artık, modern human, sayılar, basamaklar, sayılar, sayılar... “madem mucize dedin, aşk bir mucizedir bana kalırsa, ve birlikte olduğun kişinin mucize olmadığını gördüğün zamanlarda bile mucizesini görebiliyorsan, muhteşemsin, aksi halde...” diyebildim ben de ancak, elimden bu kadarı geldi. sürekli bir çelişki halinden bahsediyordu, “senin hiç böyle zamanların olmaz mı?”, “problematize etmem”, dedim ben de, “hiçbir şeyi, uzun zaman önce kaybettim bu yeteneği”. mantık-duygu, akıl-gönül, kant-atkı, mantıklı-duygusal, vs, anlamsız bir çekişme, burnunu yere dayayıp ayaklarının üstünde dönmek ve dönerken gözünle dünyayı devirmek bu; bakmaktan yanayım ben, kafayı kaldırıp bakmaktan, yalan yanlış da olsa görmekten, rüya bile olsa, hayal bile olsa, görmekten yanayım, al sana bir tane daha: gerçek-hayal. öteki türlüsü yetmiyor çünkü. yetmeyecek de. okulda yeter, işte yeter, karşına insanları alıp ilişki kurduğunda yeter, ama bende yetmez, çünkü benimle ilişki içindeysen, bir insanla ilişki içinde değilsin, samimiyim bunu söylerken, örgücüyüm ben, insan değil, ve kant’ı uzun süre önce terketmememe ve terketmeyeceğimi bilmeme rağmen onu sevmiyorum, okumayacağım. yaklaşma/uzaklaşma, güç/güçsüzlük, kaplan/kedi, ilişki ekonomisi, vb konularda asla iyi olmadım, ama ev ekonomisi konusunda hala çok iyiyim ve bildiğim tek ekonomi de bu. geçtiğimiz ilkbahar’ın sonlarında bir kazak ördüm mesela mevsime aldırmadan, nasıl olsa kış gelecek, az kaldı.

11 Kasım 2007 Pazar

"93"

"ama aşk, ah bu sözcük... ahlakçı kesilen horacio, derinlemesine bir nedeni olmaksızın tutkulardan kuşku duyan, ne kadar sokak varsa, ne kadar ev, ne kadar kat, ne kadar oda, ne kadar yatak, ne kadar düş ve unutuş ya da ne kadar anı varsa onlarla anılan bir kentte, yolunu şaşırmış, her şeyi aşağılayan horacio. sevgilim, seni ne senin için seviyorum, ne benim için, ne de ikimiz için, seni seviyorum, çünkü kanım sana tutulmaya iteliyor beni, seni seviyorum, çünkü benim değilsin, çünkü öte yakadasın, başka bir yerden beni çağırıyorsun, atla diyorsun, tut, bul beni, ulaş, ama ben atlayamam, çünkü sahiplenme duygusunun derinlerine inersen, sen bende değilsin ki, sana ulaşamıyorum, bedenini aşıp geçemiyorum, gülüşünün ötesi neresi, bazı saatler var ki beni seviyor olman sarsıyor beni, şaşkınım (sevmek fiilini ne de kolay türden kullanıyorsun, yemeklere, çarşafların üstüne, otobüslere saldığın hava ve tat berbat), bana olan sevgin alt üst ediyor beni, çünkü bana köprü olmuyorsun, wright olsun le corbusier olsun, asla tek taraftan karaya bağlı bir köprü yapamayacaklar; öyle serçe gözlerinle bakma bana kuş kafa, senin için aşk basit bir iş, bir işlem, sen benden önce iyileşeceksin hem, her ne kadar benim seni sevdiğimden daha çok seviyor olsan da beni, böyle. tabi iyileşeceksin, kuşkum yok bundan, çünkü sağlıklısın sen, benden sonra başkası gelecek, giysi değiştirir gibi değiştireceksin sen de. öyle yapıyorlar. pasaport görevi üstlenecek bir aşk isteyen, geçit veren, dağlar aştıran, anahtar aşk, silah aşk, insana argus’un binlerce gözünü verecek olan, her yerde hazır ve nazır kılan, müziğin başladığı, duyulabildiği noktadan önceki sessizlik olan bir aşk, öyle bir kök ki, o uçtan sonra bir dil örülmeye başlanıyor; işte böylesi bir aşk isteyen horacio’dan bunları duymak ne kadar hüzün verici değil mi? ama ne saçma aslında bunlar, hepsi var sende, ama uykudalar, seni bir bardak suya daldırmak yeter, tıpkı yabangülü gibi, yavaş yavaş, yaprak yaprak fışkırsın çiçekler, yuvarlacık biçimler çıksın ortaya şişerek, güzellik gözüksün. bitimsiz vericisin sen, ben almayı bilmiyorum, bağışla. elmayı uzatıyorsun, bense dişlerimi konsolun üzerinde unutmuşum. stop! dur bakalım, böyle böyle derken. neyse. kabalık yapabilirim, bir düşünsene. ama iyi düşün, pek kolay değil öyle.

neden stop dedim? duygu üretmeye başlayacağımdan korktuğum için olacak, ne kolay, ne kolay. şu etajerden bir fikir çıkarıyorsun, kitap alır gibi, ötekinden bir duygu, hop, sonra sözcükler aracılığıyla, şu kara köpekler yardımıyla bağlıyorsun birbirine bunları, sonuçta da seni sevdiğim ortaya çıkıyor. kısmi toplam dersek: seni istiyorum, tamam mı. genel sonuç ise: seni seviyorum. arkadaşlarımın çoğu, bir amcayla iki yeğeni saymazsak, böyle yaşıyor, ötekiler ise eşlerini seviyorlar. sözden edime geçecek olursak, hep ileri, genellikle eylem yoksa ne varsa yok zaten. çoğu kişinin sevmek deyince aklına gelen şudur: bir kadını seçecek ve onunla evleneceksin. yemin ederim seçiyorlar kadını, gördüm! sanki aşkta seçim olurmuş gibi, sanki aşk insanı çarpıp ikiye bölen ve oracıkta kanını dondurup taş kesen bir şimşek değilmiş gibi. sen şimdi, seçiyorlar çünkü onu seviyorlar da ondan, diyeceksin, ben tam tersine inanıyorum. béatrice’i, juliette’i seçmiyorsun. bir konser çıkışı seni iliklerine kadar ıslatan yağmuru sen seçmiyorsun. odamdayım tek başıma, mürekkep yala bakalım katip, kara köpekler öç alıyorlar ellerinden geldiğince, masanın altında ısırıp duruyorlar beni. altında mı denir yoksa altından mı? aman neyse canım, ısırıyorlar işte. neden, neden peki, por que, why, warum, oturup kalmışım, şu kara köpek korkusu da ne? şu kara harflere bak, nasch’ın şu şiirinde arılara dönüşmüş. ya şunda, octavio paz’ın dizelerinde güneşin baldırları, yaz mevsiminin surları. ama hem marie, hem la brinvilliers olan kadın, aynı kadın bedeni. nefis bir günbatımını izlerken coşkuyla buğulanan gözler de aynı darağacında can veren birinin çırpınışlarından zevk alıyor gibi. mürekkep ne sözcük, pezevenkliğinden korkuyorum, dünyanın kıçını yalayıp duran diller denizi. senin dilinin altındaysa bal ve süt var. evet, ama ölü sineklerin en güzel parfümü bile kokutacağı söyleniyor. sözcüklere karşı savaş, hiçbir şey önünde gerilememek için savaş, hatta zekice denen şeyden vazgeçip, gidip patates kızartması ve reuter ajansı haberleriyle yetinmek basitçesine, saygıdeğer kardeşimin mektuplarıyla, sinema söyleşileriyle yetinmek. ilginç doğrusu, puthenham’ın sanki nesnelermiş, hatta hatta özel yaşamları olan canlılarmış gibi duyumsamış olması sözcükleri çok ilginç. ben de bazen dünyayı yiyecek garip karınca selleri yarattığım izlenimine kapılıyorum. ah roc kuşu sessizliğe yatsa ya, kuluçkaya… logos, parıltılı, yanlış. yaldızlı yanılgı. resimle, desenle, dansla, makrame örerek ya da çok soyut mimiklerle kendini anlatan bir kavim düşünün bir. imlerle anlatımdan kaçabilecek midir, imleme, hataların kökleri orada değil mi zaten? insanlık onuru, vs… evet, her cümlede kendi onurunu kıran bir onur, bakirler genelevi gibi, tabi böyle bir şey olabilseydi.

aşktan filolojiye geçtin canı çıkasıca horacio. morelli’de kabahat, sorumlusu o, yakanı bırakmıyor senin; tutturduğu girişim, kaybedilmiş cennete dönüş gibi görünüyor sana, zavallı, selülozla sarılı altın çağda barlarda gezinen cennetlik; this is a plastic’s age, man, a plastic’s age. unut şu kancıkları. geri çekil, çekil, düşüneceğiz, düşünmek nasıl oluyorsa, yani duyumsamak, görece kıyaslamak kendini, en ufak tümce ya da yan tümceye mahal bırakmadan önce yüz yüze gelmek. paris bir merkez, anlıyor musun, diyalektik filan demeden, bir uçtan bir uca katedilmesi gereken bir fermuar, içinde insanın iyicene kaybolmasını sağlayan formüllerin de bir işe yaramadığı labirent. o halde bir cogito, paris’i solumak, içine girmek, paris’i içine sokmak gibi, neuma evet, ama logos değil. ey sana bu denli güvendiğim arjantin, henüz çıkmıştım karaya, belli bir kültürü yeterince edinmiş (birazcık indirimle ama), her şeyin gerçekliği peşinde, her şeyde bir açıklık ve ince bir zevk arayarak, eh, insan türünü iyice öğrendim, sanatsal açıdan görülecek ne varsa görerek, örneğin roman ve gotik sanatını, felsefi akımları, siyasal tansiyonu, shell’i, della francesca ve anton weber’i, düzenlenmiş bir teknolojiyi, öğrendim hepsini, lettera 22 ve fiat 1500 ve XXIII. jean’ı filan. bravo, bravo, bravo sana. cerche-midi sokağında küçücük bir kitapçı dükkanı vardı, gökyüzü öylesine mavi, öylesine dingindi ki, akşam vaktiydi, paris balkonlarındaki çiçekler pisa kulesi gibi eğik, yerlere kadar, eylem’in ta kendisiydi (başlangıçta tabi); kendini insan sanan bir erkek vardı. ne aptallık, ne bitmez tükenmez enayilik! kitapçıdan çıktı o (şimdi iyice düşünüyorum da, bir metafor gibi sanki, sadece kitapçıdan çıkan kadınla…) iki söz ettik etmedik, bir bardak soğan kabuğu suyu içmeye gittik sévres-babylone’da bir kafeye (yeri gelmişken, metafor deyince ben ne ince mince porselen, cam çanak, yeni açmışım bavulu sepeti, HANDLE WITH CARE, ama o, babylone, zamanın kökleri kadın, gerisi sonra sonra, primeval being, başlangıç anının korkunç halleri ve tadı, tatları, atala romantizmi, ama ağacın ardında bekleyen gerçek bir kaplanla bu kez). işte böylece sévres, babylone’la çekip gitti bir bardak soğan kabuğu çayı içmeye; karşılıklı bakışıyorduk ve sanırım birbirimizi deli gibi istemeye başlamış olmamıza karşın (yok yok, daha sonra oldu bu, réaumur sokağında) yanlış anlamalarla, tersinden anlamalarla son buluyordu sözlerimiz, sonra ellerimiz kıpırdanmaya başladı, gözgöze bakışırken elleri okşamak ve gülümsemek güzeldi, sigaralarımızı diğerimizin ağzındaki biten sigaradan yakıyorduk, gözgöze geliyorduk yine, ayıptı ama her konuda hemfikirdik, dışarıda paris dansa kalkmış, bizi bekliyor, yeni adım atmışız paris’e, henüz doğmuşuz, oracıkta herşey adsız ve tarihsiz (hele babylone için, zavallı sévres çok gayret ediyordu, babylone’un gotik yapılara adını söylemeksizin bakış biçimiyle neredeyse çarpılmış, rıhtımlarda gezinişi, akış yönünün tersine giden norman şileplerine bakışı onu nehir boyu büyülemiş…). birbirimizden ayrıldığımızda, bir yaş gününü birlikte tatmış iki çocuk, anne babaları ellerinden tutup sürüklerken geriye dönüp birbirlerini bakışlarıyla izleyen iki çocuk, lulu birinin adı, öbürü tony, bu bile yeter yüreğin olgun bir şeftali gibi ballanmasına.

horacio, horacio.
ah bok herif! yeter, kes artık. neden olmasın peki? ben o zamanlardan söz ediyorum canım, sévres-babylone’dan, yoksa şu hüzünlü sözlerden değil, oyun bitmiş, oynanmış bir kez, biliyoruz bunu."