3 Nisan 2008 Perşembe

delirium for solo whistle in e flat

ne yani, atmosfer mi yaratayım şimdi gecenin bu saatinde, soğuk zaten, kıçım dondu, yok şu yok bu, burası öyle orası böyle, hem evde misafir var, odadaysa kutup ayısı, envanter çıkaracağım bir de - hiç gerek yok. hayır yani olur olmasına da, sırası değil, bak misal: senin ünlemlerin benim pekilerimse eğer, hepimiz çocuğuz, ne kadar çatlağımız olursa olsun, gittikçe kırılıyoruz falan demiyorum, yok öyle nane, bir yere gittiğimiz vesaire; içimizdeki çocuk şeklinde yaşamını sürdüren piç var ya, bilmeyene sır olsun: mumdan o; sonra otuzküsür dereceyi al kolunun altına, cehennemin buharı da tabanlarımızı yağlasın, burnumuzda tatlı bir yanık kokusu, bakma sen pusulaya mahruk mahruk, kutup ayıları genellikle batılıdır, saks çalanlarınınsa tamamı. hadi sheff yak bi sigara, biz de bokumuzla oynamaya devam edelim.

öyle yani. eldeki bilgileri açtığımızda ortaya dam döper sonucu çıkıyor, kaskatı, ve ne çok iyi ne çok kötü, kesinlikle kötü değil, ama iyi sayılır. ben tek çocuğum, kime ne denk gelir nasıl gelir bilmem, fakat dünyadaki tek çocuk benim, ve kariyer denen şeyi aslında severim, çünkü, metafor falan demeden, o bir sütundur, kireç boyalı ve asil bir sütun, dibine kadar gidip boydan boya üstüne işemek için. hazır laf kariyerden açılmışken: tam altmışüç sevgilim oldu, şimdi durup düşününce gücenmesinler, bir tanesi hariç hepsi de tavşandı, öyle müstehcen deyimlere konu olanlardan da değil üstelik, bildiğin tavşan, iki gözlü, iki kulaklı, ben ki ikiden hiç hoşlanmam, dünyadaki tek çocuk olarak, yine de görüyorsun, altmışikiye iki bilet lütfen, mümkünse arkalardan olsun, evet yedi kişiyiz, mümkün değil bayım, endişelenmeyin gürültü yapmayız, sessizizdir biz, emin olun, hepimiz iki kıçın üstüne oturacağız zaten, kimse farkımıza varmaz, rica ediyorum, mümkün değil bayım, mümkün değil, bayım. yukarıda bahsedilen hesaptaki eksikliği merak edenler için söylüyorum: kerevizdi, tavşan değil.

çoğalıyoruz yine, hayırlısı. teyzem de böyle bölünür görünürdü, rahmetli, cenazesine öndört kafasıyla birlikte gelmişti, ben küçüktüm o zamanlar, dört beş yaşında filan, iki kafacığım vardı henüz ve birbirlerini görmemişlerdi; nihayetinde, tahmin edilebileceği gibi defin işlemi uzun sürdü, son çıkardığı kafayı toprağa girmesi için ikna etmek çok zor oldu, pardon, sonuncu en yaygaracı olandı ve ilk o öldü, bu bahsettiğim ilk çıkan kafa, mahalledeki bütün çocuklar tam adını bilirdi ama dile getirmek bir tür çağrı anlamına geliyordu ki bu da büyüklerin öğütlediği bir şey değildi, bu yüzden ona kısaca ök derdik, benimse hiç arkadaşım olmamasına rağmen mavi-beyaz bir bisikletim vardı ve bazı kelimelerin baş harflerini birleştirmek konusunda en az hayali arkadaşlarım kadar başarılıydım; işte böylece boş boş pedal çevirerek sekizler çizerken mahallede, ök yanıma gelir, şefkatle kolumdan tutar ve başından geçmiş (ya ya‘ünlem’) o enteresan hikayelerinden birini anlatırdı, itiraf etmeliyim hoşlanırdım bu hikayelerden, kelimelerini durgun bir heyecanla ve nefes alınabilecek herhangi bir boşluk bırakmadan artarda sıralar ve bitirdikten sonra –sanırım tepki verip vermeyeceğimi görebilmek için- ağzımın bulunduğu yere bakıp kocaman gülümserdi, işte o anlarda hatırlardım tam adını ve tepkimi belirleyen burnuma gelen sidik kokusu olurdu, ta neden sonra öğrendim çok şeyin kökünün orada bulunduğunu ve bundan kaçamayacağımı, böylece bırakmadım pedal çevirmeyi, ama çişimi bırakmaya devam ediyorum, bırakmak ne kelime, gördüğüm bütün sütunlara adını yazıyorum, yukarıdan aşağıya ve büyük harflerle.

böyle böyle derken, sormayı unuttum, nasıl, ilginç bir hal almaya başladı mı, sıkılmıyorsun? getir patlamış mısırları. gördüklerinin çoğu bana ait değil, sıkılmıyorsan sebebi budur, benim ağzımsa ıslık ve çürük çiçek dolu. lukas, şşt lukas, gel oğlum, göster bakalım dişlerini, ne ayıp ne ayıp, babanın resmi de odanın içinde bir o yana bir bu yana yürürken… kendimi cezalandırmalıyım. bedenden mi başlanır, yoksa ötekinden mi? kapa çeneni, sen ikiden nefret edersin, bazı metinler vardır, var mıdır, ne kadar uğraşırsan uğraş içine giremezsin bir türlü, böyle durumlarda sorun genellikle metindedir, nahçıvan, senin bir suçun yoktur, içine girmeye çalıştığında balonun patlamasının da sebebi budur, ve senin gene bir suçun yoktur, havasını indirirsen girebilirsin, geçen gün televizyonda şöyle diyordu biri: yasama, yürütme, yetki, al jardin de la republica, ekranın öbür tarafından eklendi: yargı, yorgan… gelgelelim hissettiğim kaçma isteğinin bu durumla ilgisi yok yine, yeni, yeniden, kayahan şarkısı mıydı o da? rezalet. ama güzel günlerdi. ben de kaçıyordum göründüğü gibi, uğradınız. kesmeşekeri tutup da ucundan, azıcık batırırsın köşesini kahveye, al sana düşük kalorili tabii günler, yersen tabi. ve kendini sana açmayan bir kapı önünde hissetme sakın, diyelim ki bir kıyıköşe sinemanın, değilsin düpedüz, yani önündesin de, biletin elinde, öylece dışarıda kalmadın, kalmazsın da, birkaç saat sonraki gösterim var mesela, günlerden cumartesi, belki de sadece bilette yazan saat sabit değildir, ayrıca ayın yirmi dokuzu, madrugada, ve her bir saniyeye bir saniye denk gelmesi koşuluyla çaktırmadan yer değiştirmeye devam ediyordur, öte yandan, uğrak yerlerde oturmanın bedelini ödediğim de söylenemez aslında.

özet şu: atmosfer yaratamam şimdi, çünkü istemiyorum, sigarayı da bırakamam, haklısın, sapına kadar, ama sigaranın aksine bu origamik ağrıları da bünyemde istemiyorum, ve ıslıktaki namede, hey gidi etkileyici dünya, hak vermemek elde mi, ağrıyor işte, dünya diyorum, etkileyici, içimizdeki çocukların kıçında bok kokan ağırlıkla, benimki prematüre üstelik, aramak lazım ayıp olmasın, bunları düşünmemek elde değil nasıl olsa.
yok ya (bu metnin ve bu cümlenin iki ayrı ünlemden pespaye olanla bitmesi gerekirdi, ölüm korkusu gibi yani, anlarsın, ve fakat birlikte vakit geçirmek istediğim bazı hassasiyetler sebebiyle ünlemi devredışı bırakmak ve alışık olduğumun aksine, virgül dahil herhangi bir noktalama işareti kullanmamak durumundayım, gönülle, ve sevgiyle, ve saygıyla, ve hoşçakalla, ve çüz) 'ünlem'

4 Şubat 2008 Pazartesi

bir soğuk arazideki tomurcuğa mektuplar

yirmiyedi ocak, onbir ellidört, gece; bir yıl önce tıpkı böyle başlayan bir mektup yazdım, o güne dek dinlenmemiş bir şarkının yokladığı zayıf kapıdan. evet, mektup dedim az önce. yazarken çıkaramamıştım ne olduğunu, bu yüzden “metin, mektup, her ne haltsa” adını verdiğim ve alıcısına ulaştırmayacağımı sandığım bir metin, mektup, her ne haltsa yazıyordum, ama ulaştırdım, dört şubattan beri mektup, nerdeyse bir yıl oldu.

yirmisekiz ocak, beş sıfıryedi, sabaha karşı; hiç uykum yok. sanırım buna da bir isim ve en önemlisi bir başlık bulmakta zorlanacağım. neyse, sonra hallederim, düşünemiyorum şimdi. mert ve volkan yaklaşık yarım saat önce eve gittiler, barca da odasına çekildi, uyumuş mudur, can banyoda, birazdan bana iyi geceler dilemek için salona uğrayacak; pencereye oturmuş buz tutan asfalta bakarak sigara içiyorum ve aklımdan geçen birtakım cümleleri unutmamak için gözlerimi sokağa kapıyorum, hayalini duyduğum şarkı kafamı karıştırıyor. hiçbirşeyi tamamen unutmam, yaşadıysam. bir an gelir ve su içerken hatırlamadığım biri, onunla az çok ilgili başka biri ya da bir olay tarafından tetiklenerek şimdime yerleşir. can iki gün önce isveç’ten döndü. istanbul’dan ayrıldığı günün (onüç ağustos) hemen hemen her anını tekrar yaşıyorum, iki gündür tekrar, ve tekrar ayrılıyor can şehirden, kafalarımız yola düşmek üzere, peyote’ye gidiyoruz hüzünle gülüşerek, kendimizi yalnız hissediyoruz, kalabalık olan biziz oysa, örneğin metroda, yalnız olansa uçakta. telefona sarılıyorum, sanki kalabalığı arttırarak giderebileceğim bir yalnızlık hissiymiş gibi. böylece şehir, şehirden ayrılıyor, biz de peyote’den, birlikte olmamıza rağmen anca iki kişi çıkıyor bizden ayrı ayrı, düpedüz üzgünüm yani. daha dolmuşa bile binemeden elim ayrılıyor, çünkü birkaç saniye önce elimi kaldırarak eliyle “bu”nun ona garip geldiğini söylüyor, inanıyorum. işte, pencerenin önünde kollarımı eksidört santigrata açışımın sebebi bu, ve tam olarak şimdi, o mektubun içinden bir bölüm, birkaç yeni düzeltmeyi saymazsak aynen akatlar’daki bir üçüncü kata yansıyor parlayan asfalttan. “iyi geceler abi”. birazdan unutmaya çalışacağım hatıranın canla ve şimdisiyle hiçbir alakası yok.

kağıt-kalem buldum, artık yazıyorum, ne olduğunu bilmeden, ve görünen o ki hiçbir şeyi unutamıyorum. pek çok şey okunabilir artık, konuyla ilgili, onunla, yaşadıklarımla ilgili. ve ne yazık ki hepsi, hastalıklı cümleler olacak, yani sanırım. çünkü kelimelerimiz hastalıklı. elbette bunun sorumlusu biziz, kelimelerin bir suçu yok. biz derken, insanlığı ya da bir grup insanı kastetmiyorum, büyük hedefleri olan biri değilim, sadece ikimizden bahsediyorum. kelimelerimiz hastalıklı, çünkü gördüğüm kelimeleri hastalıklı, ona dair kelimelerim hastalıklı, çünkü beceriksiz olan benim, o değil. çünkü fanuslarda hastalıksız yaşanan yanılsamalardan nefret ediyorum, güvensiz yumuşaklığın kepazeliğinden nefret ediyorum, çünkü acının hüzün arkasına saklanmasından, mutsuzluğun ve yalnızlığın huzursuzluk, arzununsa sözün arkasına saklanmasından nefret ediyorum, suçluluk duygusunun yarım ağızlı bir gülümsemenin, yarım ağızlı bir gülümsemenin solgun bir elin arkasına saklanmasından nefret ediyorum, çünkü sırtlardaki yükü paylaşmaktansa bir çuval tuğla gibi yere atmaya çalışmaktan nefret ediyorum, sanki atılabilirmiş gibi, çünkü ondan nefret etmiyorum. ‘kötü’ biri olduğu söylenmiş ve kendisini bir şekilde buna inandırmaya çalışan, en azından benimle ilişkili fiillerinde (il-ler batsın, il-le başlayan bütün sözcükler) bunu gösteren birini iyi olduğuna ikna etmek olanaksız. çünkü işin içinde yalnızlık var, yalnızlıktan fışkıran güçlü olma hali var, bağsur gibi, o yalnız, ben yalnızım, herkes yalnız, ve hepimiz güçlüyüz, her şeyi yerlebir edebilecek kadar, yalnızlığını kabullenememekten oluşan herşeyi, kibirden oluşan herşeyi. ah, afedersin, kibir de delici bir kelime. garip ya da acımasız gelebilir söylediklerim, ama maalesef böyle, hedefi olduğu için acımasız görünüyor olabilir, hani saldırı gibi, oysa bütün sözlerin hedefi vardır ve bütün sözler saldırı değildir. yazık. kendimi zorladığım bir samimiyet duygusuyla ve paragrafın tamamının diline hiç de uygun olmayarak şunu da ekleyebilirim: bedenini aramayan bir hayaleti sevemezsin.

yukarıdaki cümleye inanmak istemiyorum. böyle hayaletlerin asıl sorunu galiba bir sır varmış gibi davranmaları ve onu aramaları, bir şey var ve o şey ortaya çıkınca herşey değişecek, bütün yaşam, bense "varolan tek sır, bir sır olduğunu sanan insanların olmasıdır" diyen adamın yakınındayım ve cümledeki yüklemle bir sorunum yok, nesneyle var, sonra nesneye bağlı olarak özneyle, eh, hal böyle olunca, özneye bağlı olarak yüklemle de sorun doğması kaçınılmaz. birazdan yazacaklarımı hiç yazmasam daha iyi, dehşet içindeyim. yirmisekiz ocak, altı kırküç, sabaha karşı; yeniden kar yağmaya başladı, ve hala pencereyi kapamadım. kendimi haksızlık edilmiş, ihanete uğramış, ve bir şekilde geride kalan hayatımın bir bölümünden bazı kaka sıfatlarla süslenmiş olarak mahrum bırakılmış hissediyorum. yine de ağzımı açtığım söylenemez. eğer açarsam, ancak ancak şunları sorabilirim: pencereyi kapamalı mıyım, hasta olur muyum, ama sormuyorum, cevaplar zaten bende var: pencere açık olsa da bir şekilde kapalı ki şu an oturduğum yerden soğuyu hissetmiyorum, ve hasta olmam, çünkü zaten hastayım, bilimsel adı “ince hastalık”, ve bu hastalığın tüm inceliklerini halihazırda ve bedenimde barındırıyorum. geçmiş olsun. öte yandan, bütün il-lerin aksine bütün bağ-ları seviyorum. hatta bağlara olan sevgim öylesine büyük ki uydurduğum birtakım sözcükler bile var ve benden önce varolan bazı sözcükleri de sırf bu sevgim yüzünden yanlış yazıyorum. bazılarının son harfleriyse başucumda, ve onda uyanmamız gerekiyor, saatleri kurduk, kalkamayacağım, uykum yok. iyi geceler.

z
z
z


üç şubat, iki kırkbir, gece; kaç gün geçmiş. yıl? dışarısı karanlık ve soğuk, ay görünmüyor, gölgeler casusluk peşinde, camdaki buğu birazdan aşağıya iner, gülizarda yapraklar, dikenler, dokularında su damlacıkları, çiçekler, ve diğer bahçeler. sadece gece işte. burada bitirmem gerek bu metni, mektubu, her ne haltsa, ne anlatıyor yine bilmiyorum, anlatıyorsa eğer, benim bilmediğim bir şeyi bana rağmen anlatıyordur ve anlamadığım ya da anlatamadığım için yine beni suçluyordur. oysa bütün suç harflerde, dikenlere çiçeklerden daha dayanıklı olan harflerde.

odayı bir şarkı dolduruyor, kulaklarımın arasında yıldızların sesi ve şimdi, ayrıldığım yere doğru gülümseyebilirsem, sonsuza dek bana güvenme. sadece bir adamım işte.

sevgiler,

20 Ocak 2008 Pazar

cluny,

"iş rüyalara geldiğinde, şehir türünden olan şeyleri kolektif düşler olarak kabul ediyordu tatarlar, ama onu diğerlerinden ayırıyorlardı çünkü şehri düşlere karıştırmak gibi bir şeydi bu, bu yüzden de ciddi insanlara itici gelen bir çocuksuluğa bürünürlerdi.
polanco hemen her zaman şöyle başlardı konuşmaya: bana bakın, rüyamda bir meydandaydım ve yerde bir kalp buldum. eğilip aldım, atıyordu, bir insan kalbiydi ve atıyordu, sonra onu çeşmeye götürüp elimden geldiğince yıkadım, çünkü üzerine yapraklar ve tozlar yapışmıştı, ve onu rue de l’abbaye’deki polis karakoluna götürdüm. hepsi düzmece, der marrast. onu yıkadın ama sonra saygısızca eski bir gazeteye sarıp ceketinin cebine koydun. nasıl ceketinin cebine koysun ki, üzerinde sadece gömlek vardı, der juan. ceketim vardı, der polanco, kalbi karakola götürdüm ve bana bir makbuz verdiler ki rüyanın en acayip bölümü buydu. onu onlara vermedin, der tell, onu evine götürüp altın sürgülü dolabına sakladığını gördük. altın sürgülü polanco, diyerek güler calac nezaketsizce. kalbi karakola götürdüm, der polanco. olabilir, der nicole, ama ikincisiydi herhalde çünkü en azından iki tane olduğunu gayet iyi biliyoruz. bisbis, bisbis der feuille morte. düşünüyorum da, der polanco, yirmi tane falan bulmuşumdur. yüce israil tanrısı, rüyanın devamını unuttum. onları place maubert’de bir çöp yığınının altında buldun, der paredrosum, seni los matelots kafesinden gördüm. hepsi de güm güm atıyordu, der polanco heyecanla. yirmi kalp buldum, karakola teslim ettiğimi de sayarsak yirmibir, ve hepsi deli gibi çarpıyordu. polislere götürmedin, dolaba sakladığını gördüm. ne fark eder, çarpıyordu ya, der paredrosum uzlaşarak. olabilir, der tell, çarpıp çarpmamaları beni hiç ilgilendirmez. kadın dediğin böyle olmalı, der marrast, ortada çarpan bir kalp var ama onun gözü altın sürgüden başka bir şey görmüyor. kadın düşmanlığı yapma, der paredrosum. bütün şehri kalpler basmıştı, der polanco, çok iyi hatırlıyorum, çok acayipti. en başta sadece tek bir kalbi hatırladığıma inanamıyorum. bir yerden başlaman gerekiyordu, der juan. hepsi de çarpıyordu, der polanco. bunun onlara ne faydası oldu? der tell."

18 Ocak 2008 Cuma

descripcion de un sueno

kalabalık bir cenaze evinde sonlanan henüz tasvir edilmemiş bir rüyanın nasıl başladığını anlatabilmek, her zamanki gibi şimdi de cesaret gerektiren bir iş. özellikle, şehrin diğer yakasında birkaç gün önce öldüğüm ve bu vakanın rüyanın ötesinde, şehirde olduğu düşünülürse. kolayına kaçıp, karakterleri sıralayabilirim artarda, şüphesiz artemis’le başlayarak, ve fakat, bu yolun da önü şu an aşılması olanaksız uykuduvarla kesik, anıduvar ise kulakları kör etti. her şeyden önce şehirden bahsetmenin gerekliliğinin de bilincindeyim, ama buna yeltenmeyeceğim bile. “orada her şey daha kötü olabilir, orada öldürebilirler insanı”.

bir tür iğne iplik sarmalı. bir iplik, dört iğne, ikisi toplu, ve müstakbel dikiş.

artemis birinin adı, diğerinin athena; afrodit ve hera, toplu iğneler, sarılmışlar karanlık raylarda, llorando. yani nerden bakarsan bak gidiş gelişli bir öykü bu, ve gerçekle bağdaşamayacak bir şekilde artemis esmer, athena sarışın, ve fakat öykü geçişli ise içindekiler de geçişli. sohbet eden iki genç var ayrıca, onyedi onsekiz yaşlarında, belki de birbirlerine kur yapıyorlardır, bir helikopter pilotu, bir bekçi, bir de aile var, iki metro hattı, ve en önemlisi, otel var; rüya günün dışında, güneşsiz, belki aysız, en azından dolunaysız, floresanlı. ben olsam seni seçerdim diyorum muzip bir ifadeyle, elimi tutuyor artemis, başka bir şehrin seçiminin salakça olduğunu söylemek istemediğimin farkında, zaten salakça değil, sadece… üstelik şık’lar arasında kendisinin olmadığını benden daha iyi bildiğine şüphem yok, bir tanrıdan bahsediyorum, artemis’ten. tanrı tanrı olmasına da, rüyada bile çenemi tutamam ben, artemis değilsin sen, şeytansın! oteldeki odam sıradan bir otel odası sayılabilir, yatak, komodin, tv, minibar, banyoda lavabo ve duş, ve odanın içinde bir oda daha var, kahverengi halı ve açıkkahverengi duvarkağıdı kaplı ve hiçbir şey barındırmayan bir oda, belki beni bile, televizyonlu oda diyorum ben oraya, çünkü rüyayı izlediğim yer orası, uyuduğum yer ise elbette asıl odadaki yatak. yalnız kafama takılan bir şey var, ve bu şeyle ilgili emin olduğum iki başka şey: ilki, duşu odaya sonradan eklediğim, ikincisiyse rüya boyunca zaten orda olduğu. hiç banyoya girmedim, tuvalete bile girmedim, ki rüyanın birkaç gün sürdüğü göz önüne alınırsa bu yüzden çok acı çekmiş olmalıyım. yani şunu demek istiyorum: duş, odada tamamen işlevsiz, şehirdeyse değil. neyse, şu ana kadar olanların özeti şöyle: artemis çok güzel, çok çekici, muhtemelen rüya boyunca beni yalnız bırakmadığı için biraz da torpil geçiyorumdur, ve fakat ona kusursuzluğa o en yakın anda şeytan diyorum, ki bir bakıma öyle, bana zarar veriyor, acı çektiriyor, güvenli olabilecek bir rüyayı tamamen güvensiz ve her tür etkiye açık bir hale getiriyor, artemis benim dışımda, onu tutuyorum, kavrıyorum, ve ben artemis'im, düpedüz aşığım yani, köpek gibi. işte athena da paragrafın tam da burasında devreye giriyor ve ben onun bize bakışını anlatmaya korkuyorum.

şimdi tümüyle önüme serilen, ve gizlisiz saklısız bir cenaze barizliğinde yeniden doğan bu rüyanın içinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum, isimleri, sadece özel isimleri kullanarak daha önce defalarca yaptığım garip ve anlamsız söz oyunlarına geri dönmek istediğimi söyleyemem, onun yerine şehri nasıl anlatabilirim onu düşünmek lazım, yazar anlatmış gerçi, kusursuza yakın, yine de denemek gerek başka yollar bulmayı, ve “bu sırada şehirden konuşulacak”, bu sırada, ve yine onun dediği gibi: “alıntılanacak ya da alıntılanmayacak bir şiir bile var”, yalnız bu seferki abuk sabuk bir çeviri. üstelik şu ana kadar yazılanları kimsenin anlamadığına bahse girerim, belki bir, çok çok iki kişi. o yüzden hiçbir şey yokmuş gibi yapalım en iyisi, hiç rüya görmemişiz gibi. ve bir şekilde altını oyup yarıda bıraktığım bütün rüyalar beni bağışlasınlar; çünkü anlatılması gerekeni anlatmayıp çorbadenizde huzurlu bir iskele kuşu gibi yüzmeyi tercih etmek zorundayım. çünkü bence de anlatmak bir şeyleri düzene koymaktır, ve şu an bağdaş kurup oturduğum koltukta kafamı koparacağımı bilmek beni dehşete düşürmeye yetiyor. öte yandan onlar, onları gördüğüm an bağışlandılar.


“gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler, kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına,
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan. yağmurlar iner şehrime,
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koskoca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüşte unuttuğum bir kadere,
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime.

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım, ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi,
korku değil, ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim, ama şehrimde değil,
huzurlu duvarlar, boş, beyaz bir anıt mezar,
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman, benim şehrimdir yeri.

bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum,
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar,
ve içimde bitki arzusu, beni gitmem gereken bir yere gitmeye, ve çürümeye yerleştiriyorlar,
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi,
sürünüp giden cadde, beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren,
balıkçı kadınların yüzleri, bakmayan gözleri ve caddenin yeri,
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak,
benim şehrim sonsuz otellerdir, ve hep aynı otel,
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu,
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu,
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar,
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar,
buluşmalarda gizli bağlantılar, ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli,
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır,
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı, ama boştur başka zamanlar,
en kötüsü, boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde,
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp, şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana dek,
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer, ve şehir aşağıda açılır, baş dönmesi artar,
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin ıssız koridorlarında,
o sonsuz malikane, bütün asansör ve kapılar, bütün koridorlarla gidilen,
ve asansörden inip bir banyo ya da tuvalet araman gerekir
çünkü, nedeni yoktur, çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil,
ayağında şortun, bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla,
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasındır,
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri,
kilitsiz, amonyak kokulu, ve duşlar
pis zeminli koca bir odadır,
ve bir insan trafiği geçer içinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar,
ben de orada yıkanmak zorundayım ama, hiç havlu yok,
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok, çünkü bazen şehirde giysilerim vardır,
ve duş alıp randevuya gideceğim,
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden,
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden,
hantal parke taşları ve çitler boyunca,
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca.

sonra şehri geçer otelime girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına,
ya da sana gelirim, sevgilim, çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde.
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı,
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı attıklarında,
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım,
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle,
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, günbatımı bir meydanda yalnızdım,
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu, çok yakın ama bulunmaz olduğunu,
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu,
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde.
ne otel ne asasör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu,
birisi konuşmadan yanına gelip, solgun parmağını ağzına kaparken.

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak,
kanaldan geçen direksiz bir gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş,
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık,
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık,
treni bulmak için karşıya geçmelisin. ve kayıptır valizler,
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniforması kokar,
hareket halindeki o vagona çıkana kadar, hiç bitmeyen bir trende yürüyeceksin,
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu,
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu,
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın, çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın, bilinmeyen biriyle bir randevu,
ve kayıp valizler,
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da, trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim,
seni yine kaybedeceğim, ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort
koşacağım,
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu keteni, şehrimi gizleyen perdeleri.”

16 Ocak 2008 Çarşamba

yaprak kıpırtısı

encarnación'dan çıktığımdan beri yoldayım, uyku yok, mola yok, yemek yok, (tabii). gece, kasırga, yağmur, içinde yürüyorum, kılık sade, bilhassa şartlar düşünülürse; sızlanmıyorum. gecesiz, yağmursuz, kasırgasız herhangi bir sokak lambasının altında durduğumu söylemeye cesaret edemiyorum. sokak lambası, tepenin üstünden görünen bir vaha, gecenin ortasında bir delik, dışarıdakileri yoğunlaştırarak içeri çeken küçük bir delik, geceyi örneğin, yağmuru, kasırgayı... cezbe: kendi kendimi ikna edene, haksız bir şikayeti gereksiz bir söylenmeye dönüştürene dek tekrarladığım bir sıfat, bir fiil, ve ben, "çı-rıl-çıp-lak, yü-rü-yor-um", herhangi bir sokak lambasının altında duruyorum. yerdeki ışık gözümde yansıyor, sarı, eğilip alıyorum, yüzüm kayıp bir kol saatinin metalinde parlıyor, bileğime takmaya çalışıyorum, kayıp düşüyor, hoşuma gidiyor, kayıp düşüyor, hatta eğleniyorum, kayıp düşüyor; kol anlamını yitirdikten sonra yalnızca saat kalıyor geriye, bilmemkaçıncı eğe kemiğinin üstüne takıyorum: tik-tak, tik-tak, takırtılar, ya da, güm-güm, güm-güm, gümbürtüler, karışıyor birbirine; ayaklarım pek de büyük olmayan bir su birikintisinin içinde. söyleniyorum: yansımalar, zaman, birbirine karışan likit yansımalar zaman, ve devam ediyorum isteksizce: yarını kapsayan ya da yarının kapsadığı her şey, kısaca yarın, ya da dün, bugün, daha da ileri gitmemek için kendimi zor tutuyorum, ama gidiyoruz (bir harfi değiştiriyorsun ve bu hamlenin, hilenin, fark edilmeyeceğini sanıyorsun, pis herif): şimdiye ulaşıyoruz, şimdi, problematik. bindokuzyüzseksensekiz'de başka bir sözcüktü bu mesela, şimdi başka (aferin!), gelecekte daha da başka olabilir, arzudan bahsedersek.
sokak, ağaçlar, yürüyüş, hareket, ses, söz, yani düşünce, yaşam, ve beraberinde, ve uzakta bir yerde, yerin altında diyelim, ölüm. çırılçıplak söylenmekten sıkılıyorum, üstelik gece, yağmur, kasırga, (onu da iliştirsene buraya, sahtekar!), ölüm, yaprakların ölümü. yattığı yerde bayat bir iskelet, iskelete yapışan taze cesetler, ölü yapraklar, yeni dokular, yepyeni damarlar, kan, ve tekrar zaman: yaprakadam. adam derken, elbette insanı kastediyorum ve diğerinden ayırmıyorum olumlayarak, ne de olsa bütün iskeletler birbirine benziyor gözler alışana dek; taze göz, diyerek kahkaha atıyorum. henüz bacaksızken okuduğum bir öyküyü hatırlıyorum: yolun ortasında pek de küçük olmayan bir su birikintisine fırlatılıp içinde yok olan bir çocuk; basit bir eğlence, bir oyun veya kavga, ya sonra? yazarı kimdi ve neden yazmıştı bilmiyorum, nihayetinde güçsüz, hatta anlamsız sorular soruyorum sızlanarak, kafam karışık belki (belli ki). tam zamanında el paso'ya varıyorum, el paso'da bir otel odasına, (buna benzeyen bir odam vardı tula'da), odanın diğer ucuna yürüyorum, gecesiz, kasırgasız, yağmurlukla, masaya oturuyoruz, üstünde bir tas var (sen koydun bu uğursuz şeyi buraya, bırak kaldırayım!), bükülüp eğiliyoruz ikimiz birden, yağmur yeniden başlıyor, kasırga geride kalıyor, gece zaten hiç olmadı, tasın içine bakıyoruz: ölü yapraklar, taze dokular, su, birikinti, çamur, zaman; pencerede gölgeli sesler, kulaklar tasa yapışık, güm-güm, güm-güm, tik-tak, tik-tak, adamyaprak.

10 Ocak 2008 Perşembe

"julio martinez morales, kitap fuarı, madrid, haziran 1994"

“şimdi fuar’da gezinirken size şair onuru hakkında bir şey anlatacağım. ben şairim, ve yazarım. eleştirmen olarak da isim yaptım. hesap bilmeyen için 7 x 3 = 22 stant var, ama aslında çok daha fazla. kısıtlı olan görüşümüzdür. yine de bu fuar’ın güneşi altında kendime bir yer edinmeyi başardım. kaza yapmış arabalar, yazının sınırları, 2 x 2 = 4’ler geride kaldı; bedeli yüksek oldu. bir balkondan kanlar içinde sarkan A ile E geride kaldı, ama bazen rüyalarıma giriyor, hala. iyi yetiştirilmiş biriyim. sadece kibar hapishaneleri tanıdım. öte yandan, şiir ve hapishane her zaman birbirlerine yakın olmuşlardır. herşeye rağmen, melankoli bana her zaman çekici gelmiştir. yedinci uykumda mıyım, yoksa gerçekten fuar’ın öbür ucunda horozların öttüğünü mü duydum? o da olabilir bu da. horozlar tan vakti öterler, oysa saatime göre öğlen on iki. fuar’da uyurgezer gibi dolanıyorum ve benim kadar sarhoş dolanan meslektaşlarımı selamlıyorum. sarhoş x sarhoş = edebiyat cennetinde bir hapishane. dolanıyorum. dolanıyorum. şairlerin onuru: soluk bir mahkumiyet gibi dinlediğimiz şarkı. sergilenen kitaplara bakan, karanlık ceplerinin dibinde bir umut gibi kuruşlar arayan genç yüzler görüyorum. 7 x 1 = 8 diyorum içimden, yan gözle genç okurlara bakıyorum, bu tanımadığım, gülümseyen yüzlerde aysberg gibi şekilsiz ve uyuşuk bir imge beliriyor. hepimiz A ile E harflerinin asılı durduğu balkonun altından geçiyoruz; kanlar hepimizin üzerine damlıyor; hepimiz sonsuza dek kirleniyoruz. ama balkon da bizler gibi solgun, ve bir solgun, hiçbir zaman başka bir solguna saldırmaz. öte yandan, içimi dökmek için söylüyorum, balkon da bizimle dolanıyor. başka yerlerde buna mafya deniyor. bir büro görüyorum, açık bir bilgisayar görüyorum, ıssız bir koridor görüyorum. solgunluk x aysberg = korkumuzun insanlarla doldurduğu ıssız bir koridor. fuarın koridorunda dolanan insanlar kitap aramıyorlar, gerçeklerimizin boşluğuna işaret eden bir gerçek arıyorlar. en büyük çaresizlik anlarında hayatı böyle yorumluyoruz. koyun sürüleri. cellatlar. neşter bedenleri doğruyor. A ve E x kitap fuarı = başka bedenler, hafif, akkor gibi, sanki dün gece yayıncım kıçıma bir tekme atmış. blanchot olsa, ölmek verilebilecek en iyi cevap gibi geliyor, derdi. 31 x 31 = 962 tane iyi neden. dün bu kentin sunağında genç bir yazarı kurban ettik. kanı hırslarımızın alçak rölyeflerinden damlarken kitaplarımı ve unutulmayı düşündüm, ve nihayet işte anlamlı olan bir şey. bir yazar, işte koyduğumuz kural bu, bir yazara benzememeli. bir bankacıya benzemeli, pek fazla titrekleşmeden yaşlanacak bir hanım evladına, bir matematik profesörüne, bir hapishane sorumlusuna benzemeli. ağaç gibi olmalı. işte böyle, akla zarar, dolanıp duruyoruz. ağaçlığımız x balkonun solgunluğu = zafer koridorumuz. gençler, okurlar, dolaylı anlatım yoluyla, nasıl olur da anlamazlar bir yalancılar güruhu olduğumuzu? bir göz atmak yeter! yine de fark etmiyorlar, ve biz hiç fark edilmeden döktürüyoruz: 8, 5, 9, 8, 4, 15, 7; dolanabiliyoruz ve birbirimizi selamlıyoruz (en azından ben herkesi selamlıyorum, jüri üyelerini ve cellatları, patronları ve öğrencileri, herkesi), ibnenin heteroseksüelliğine, iktidarsızın erkekliğine, boynuzlunun lekesiz onuruna övgüler yağdırıyoruz. kimsenin gıkı bile çıkmıyor: utanma diye bir şey yok. sadece, birinin gizemli bir saatte anlaşılmaz bir nedenle bizim için yaktığı ateşe doğru sürünerek giderkenki sessizliğimiz var. hiçbirşeyi rastlantıya bırakmasak da bize rastlantılar yol gösteriyor. büyüklerimiz bize “yazar bir denetçidir” dedi ya, biz son katresine dek bu vecizenin peşini bırakmıyoruz. yazar bir köşeyazarına benzemeli. yazar bir cüceye benzemeli ve yaşamını MUTLAKA sürdürmeli. hele bir de okumamız gerekmese, yaptığımız iş hiçlikte asılı kalmış bir nokta olacak, en basite indirgenmiş bir mandala olacak; sessizliğimiz, ölümün öte tarafına basan ayağımız olacak. fanteziler. fanteziler. geçmişte kalan isteğimiz aslan olmaktı, bugünse hadım edilmiş kedileriz. boğazlanmış kedilerle evlenen hadım edilmiş kediler. komedi gibi başlayan herşey bir şifreleme egzersizi olarak son buluyor.“

19 Aralık 2007 Çarşamba

yatakodasında bir cherry tree iki

,
kemikli öfkeler fışkırıyor sırtımdan, eğik dikenler gibi, deniz kenarlarında emekliyorum, uzun saçların sanki, ıslak, aralık, ayaz, düşmeden bağışla, bardaklar masanın fazlaca kenarında, burda yaz; noktaları neden sevmediğimi düşündün mü hiç, chapter twelve, stop, anlatayım: ayrı, ayrı ayrı dizebilirsin belki örtünün üzerine kırıntıları, bizi, sonra iyice yıkanan yeşilliklerin içine terk edilmiş taze soğanlar gibi hüzünle parmaklarını yalayıp, chapter seventeen, hepsini biraraya toplamaya çalışabilirsin, tek tek, stop, hadi ciğerleri dolduralım bakalım bir huzursuzlukla daha, yirmiüçmilyondokuzyüzseksensekizbindörtyüzotuzikinci defa, bir kırıntı, stop, bir kırıntı, stop, aralara da birkaç acı sözcük ekledin mi, nerdeyse bitirmiş sayılırsın kendini, üretim bandındaki bütün parçaların tastamamlandığında yaşamaya başlayacaksın ha, yala bakalım parmakları kido, az kaldı! ama sen bana aldırma, ben sadece nefes alıyorum, yoksa noktalıvirgüle bayıldığımdan değil; hem sonra dudakları da ayırmak gerekiyor değil mi birbirlerinden, yanlışlık olmasın: dördünü birden! ki konuşmaktan bahsetsinler, susmasınlar hiç, yapay ruhlar da üflemeye başladık öksüz havyarlara, sen de üret be, boka benzeyen ne varsa; sonraki aşama (asla bitmeyecek bu, böyle gidersen): dudakları ayırmanın yetersizliği, ayırmakla tehdit de etmeli diğer ikisini, sanki ayrı değillermiş gibi, bükük boyunlardan kafaları da koparmalı, çiçekli gülümseyişlerin üzgün kıçları, boşboğaz mı oluyorum şimdi, stop, nerde kalmıştık, yüzyetmişyedi; kimse bizden öylece bırakıp gitmemizi istemedi, öylece yalnız, gidebilir miyiz peki, rahat bırakabilir miyiz, öylece yalnız; evet, ayırmalı dudakları birbirinden, batırmalı gemileri tenine, keskinsin nasıl olsa yeterince, keskin ve dalgalı ve uzun, ve sivri bardaklarda doğulmalı, edilmeyen sözleri yutkunarak çıkarmalı chapter ten’de balıksırtlarından, belki de boğulmuşumdur, stop; chapter one, zaman kapsülü kazaklar masanın üzerine serildiğinde, serin bir ilkbahar akşamının saçları örülür, boğuk denizler kabarıp öfkeyi uyandırır parmaklarımın arasında, boğazımda tek bir saç telinin izleri, kırık üstelik; bu akşam babamla ikişer duble rakı içtik, mezgitler yine lezzetliydi, aklıma gelmedin, stop.

5 Aralık 2007 Çarşamba

yansıma

ciğerimyanmadıönce, tenimyandı, sonragözlerim, solkulağımdangirdisöz, alnımlakaşımarasındasıkışıpkaldı, başımıeğdim, sardığımbacaklarımıçözdümboynumdan, yuvarlandımyataktanaşağıdoğru, saçlarımdöküldükollarımkoptuburnumuçektim, midemesaplananyarayadokunmadangözlerimkamaştı, ışığabaktımgörmedim, ayaklarımıdayadımduvarakikarıncalansınlar, uyuşsunlarkikoşayım, sekizkarıncayakladahahızlı, kiyemedeyimciğerlerimibiranönce, bağırsaklarımıbeynimivesaireyi, amaişte, yastıktanalamadımağzımaelimi, dilimletadınabaktım, sanırımsağdıağladım, tırnaklarımkılıkırkyardı, kıllarımtozlarıtırnakladı, omzumasildimkirpiklerimikuruladım, sakallarımçürüdükırıkdişlerimyatağadöküldü, konuşmayabaşladım, durdumzamankayboldu, düşlerimsızladıkalbimibuldum, susmadım, iştebuyüzdenacımıyorkollarımkulaklarımbacaklarımgözlerim, iştebuyüzdenacıyorkalbim, benkalbimimvegerikalanbuyüzdenbenimdeğil, buyüzdençarpıyorum, gümgümtümbirbedendenbüyükseslerçıkarıyorum, buyüzdentümbirbedendenbüyüğüm, vebuyüzdenbunlarıanlatıyorum, kalbimedokunuyorumyüzümedokunuyorumgülümsüyorum, gülümseyişiminizinedokunuyorumyüzümde, kalbimigörüyorum.

görüyormusun?

senkorkudeğilsin, senkorkundeğilsin, sensadecekorkundeğilsin, senkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, benkorkudeğilim, benkorkundeğilim, bensadecekorkundeğilim, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, senbendenkorkmuyorsun, ikimizdesendenkorkuyoruz, sanki.

4 Aralık 2007 Salı

bir maske takın bana!

bundan yaklaşık iki hafta önce, yani ‘muhabbet nobilmemkaç’ı yazdığım günlerde, ben daha bursa’dayken yaşandı aşağıdaki satırlar. ama yok, yaşandı denemez buna, henüz yaşanmadı, sen okurken yaşanıyor olacak ve metni okumayı bitirdiğinde de yaşanmış olacak. tam olarak böyle değil tabi, eksik biraz, ama bunu ifade etmenin daha kestirme bir yolu yok. hadi şunu da söyleyeyim: “ve sen metni okumayı bitirdiğinde yaşanmış olacak ve belki bunların yaşanmasının üstünden bir dakika geçtikten sonra aklında kalanlar kadar ya da anladığın kadar gerçekleşmiş olacak” bu olay. gerçek, gerçekleşmek. gerçekleşmek, garip sözcük. en azından ‘gerçek’ gibi değil. neyse.

şöyle başlıyor: akşam yemeği yeniliyor, afiyet olsun, kahve içiliyor, sigara, ve yaklaşık olarak bir yıldır ‘başka bir zamana saklanan’ bir öykünün okunma zamanı geliyor (çocukluğumdan beri bir alışkanlık bu; yemeğin en lezzetli kısmını en sona saklarım, bazen o kadar ‘saklarım’ ki soğur, donar, pörsür, lezzetsizleşir. insanlara da bunu yapmış olabileceğim düşüncesiyse uykularımı kaçırır, ya da duygulara… tavan arasında birkaç ceset var mıdır acaba? bir zamanlar bana aşık olan ve benim de –aşık olmasam da- ilgi duyduğum cesetler? evet bir zamanlar, ceset değillerdi bir zamanlar… varlar biliyorum. dehşetlerden dehşet beğen. ben de bir cesedim belki şu anda, belki mi, pekala öyleyim, başka bir tavan arasında doğru zaman için saklanıyorum edilgenlikle ve çürüyerek. ama uzatmaya gerek yok şimdi, başka biri neredeyse kusursuz bir biçimde anlatmıştı bunu, “unutulan” adı altında). odanın ışığını azaltıp, müzik ayarlamaya uğraşıyorum, aklımda charlie parker var ama o olmaz, ayinsel bir ortam yaratmaya gerek yok şimdi. komik. jacques brel şarkılarından oluşan yaklaşık bir buçuk saatlik bir liste hazırlıyorum ve dönerkoltuğa oturup kitabı açıyorum. hoparlörlerde ces gens la titreşmeye başlıyor ve okuduğum öykü, birkaç saniye sonra şu cümlelerle yaşamını sürdürüyor:

““Bunu hiç anlamayacaklar,” dedi bana. “Tüy takmış maymun gibiler, Kansas konservatuarındaki, Chopin çaldıklarını sanan kızlar gibi. Dinle Bruno, Camarillo’da beni üç hastayla birlikte aynı odaya koymuşlardı, sabahları odaya yeni yıkanmış, akpak, sevimli bir stajyer doktor giriyordu. Kleenex’le Tampax’ın birleşmesinden doğmuştu sanki, inan bana. Koca bir budalaydı. Yanıma oturur, yüreklendirici sözler söylerdi bana; oysa ben artık ne Lan’ı ne başkasını düşünüyor, yalnızca ölmek istiyordum. En kötüsü de adamın ona dikkat etmiyorum diye alınmasıydı. Temiz yüzüne, itinayla taranmış saçlarına ve bakımlı tırnaklarına hayran olup yatağımda oturarak onu dinlememi bekliyordu galiba; Lourdes’a gidip bastonlarını atarak havalara sıçrayan sakatlar gibi iyileşeceğimi sanıyordu…
İşte bu adam ve Camarillo’daki tüm öteki adamlar inanmışlardı. Neye inanmışlardı, bilmek istiyor musun? Ben bilmiyorum, yemin ederim, fakat inanmışlardı. Herhalde kendilerine, diplomalarına, değerlerine. Hayır, tam olarak ifade edemiyorum. Bazıları alçakgönüllüydü, kendilerini yanılmaz sanmıyorlardı. Fakat en alçakgönüllüsü bile kendinden emindi. Beni en çok sinirlendiren de buydu Bruno, kendilerinden emin olmaları. Neden emindiler söyler misin bana? Oysa öteki tarafta ben, başında bin türlü dert olan zavallı ben, her şeyin bir pelteye benzediğini, etraftaki her şeyin titrediğini hissedecek kadar bilinç sahibiydim; biraz dikkat etmek, biraz oturup kulak vermek, susup dinlemek yetiyordu delikleri bulmak için. Kapıdaki, yataktaki delikleri. Elimizdeki, gazetedeki, zamandaki, havadaki delikleri; her şey delik dolu, sünger gibi, kendi kendisini süzen bir süzgeç gibi… Fakat onlar amerikan bilimiydi, anlıyor musun Bruno? Beyaz gömlekleri onları deliklerden koruyordu; hiçbir şey görmüyorlardı, başkaları tarafından önceden görülmüş olanı kabul ediyorlar ve gördüklerini sanıyorlardı. Ve delikleri göremiyorlardı doğal olarak, ve kendilerinden çok emindiler, reçetelerine, iğnelerine, lanet olası psikanalizlerine, ‘sigara içmeyin’, ‘içki içmeyin’lerine tümüyle inanmışlardı… Ah, oradan defolup gitmek, bir trene atlamak, her şeyin arkaya doğru gittiğini, parçalandığını görmek camdan; arkaya bakıp uzaklaşmasını izlediğinde manzaranın nasıl parçalandığını hiç gördün mü bilmiyorum…”

Gauloises içiyoruz. Johnny’nin biraz konyak ve sekiz-on sigara içmesine izin vermişler. Fakat belli ki bedeni içiyor sigarayı, kendisi başka bir yerde, karanlık kuyudan çıkmak istemiyormuş gibi neredeyse. Son günlerinde neler gördü, neler hissetti merak ediyorum. Onu heyecanlandırmak istemiyorum, ama kendiliğinden konuşmaya başlasa… Sessizce sigaralarımızı içiyoruz, arada bir Johnny kolunu uzatıp parmaklarını yüzümde gezdiriyor, kim olduğumu anlamak istermişçesine. Daha sonra kol saatiyle oynuyor, sevgiyle bakıyor bana.

“Olay şu: aslında kendilerini bilgin sanıyorlar,” diyor ansızın. “Bir sürü kitabı bir araya getirerek okuyup yuttukları için kendilerini bilgin sanıyorlar. İçimden gülmek geliyor çünkü sonuç olarak hepsi de iyi çocuklar, öğrendikleri ve yaptıkları şeylerin çok derin ve zor olduğuna inanmış olarak yaşıyorlar. Bir sirkte de böyledir Bruno, aramızda da. İnsanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. Ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? Oysa gerçekte zor şeyler bambaşka, insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. Örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. Zorluk, büyük zorluk bunlar işte. Dün gece şu küçük aynada kendime bakmak geldi aklıma, yemin ederim sana öyle zor oldu ki, neredeyse kendimi yataktan yere atacaktım. Düşünsene, kendi kendine bakıyorsun, yalnızca bu, insanı yarım saat dehşet içinde bırakmaya yeter. Gerçekte bu adam ben değilim, ilk anda, ilk bakışta ben olmadığımı açıkça anladım, onu beklenmedik bir biçimde, bir rastlantı olarak yakalamıştım ve biliyordum ki bu ben değildim. Bunu hissediyordum ve insanın içinde böyle bir his olunca… Fakat bu Palm Beach plajındaki gibi, bir dalga çarpıyor sana, ikinci bir dalga, bir dalga daha… tam birini hissediyorsun ki öteki geliyor, yani öteki sözcükler… hayır, hayır sözcükler değil, sözcüklerin içinde olan bir tür tutkal, bir tür salya. Ve salya üstüne gelerek seni kaplıyor ve aynadakinin sen olduğuna inandırıyor seni. Doğru, ama nasıl fark etmezsin ki. Fakat doğru, bu benim, bunlar benim saçlarım, bu yara izi de benim. İnsanlar, kabul ettikleri tek şeyin salya olduğunu anlamıyorlar, bu yüzden aynaya bakmak onlara çok kolay geliyor. Ya da bir ekmek parçasını bıçakla kesmek. Sen hiç bir ekmeği bıçakla kestin mi Bruno?”

“Arada bir keserim” dedim, sözleri eğlendirmişti beni.

“Ve bu seni hiç etkilemedi öyle mi? Ben yapamıyorum Bruno. Bir gece bıçakla ekmeği öyle uzağa fırlattım ki bıçak neredeyse yan masadaki Japon adamın gözünü çıkartıyordu. O sıralar Los Angeles’taydım, müthiş bir olay oldu bu… Onlara durumu anlattığımda beni içeri attılar. Bana göre çok basit, fakat onlara nasıl anlatmalı?”

Eliyle bir çizgi çizdi havada, her yeri elleyip, her yerde iz bırakarak. Gülümsüyor. Bana öyle geliyor ki yalnız, yapayalnız. İçim boşalmış bir biçimde oturuyorum yanında. Eğer Johnny’nin aklına beni eliyle ikiye bölmek gelse, beni tereyağı ya da duman gibi yarabilir. Belki de arada bir parmaklarını ihtiyatla yüzüme değdirmesinin nedeni budur.

“Ekmek orda, örtünün üstünde,” diyor Johnny havaya bakarak. “Sert bir nesne olduğu yadsınamaz, çok güzel bir rengi ve kokusu var. Bu ben değilim, bu benden başka, benim dışımda bir şey. Fakat eğer onu ellersem, eğer parmaklarımı uzatıp onu yakalarsam o zaman değişen bir şey oluyor, sence de öyle değil mi? Ekmek benim dışımda, fakat parmaklarımla onu elliyorum, onu hissediyorum, onun dünyanın kendisi olduğunu hissediyorum, öyleyse onun tam anlamıyla başka bir şey olduğu söylenebilir mi?”

“Sevgili dostum, binlerce yıldır bir sürü sakallı adam bu sorunu çözmek için kafa patlatıyor.”

“Ekmek günün ışığı,” diye fısıldıyor Johnny yüzünü kapatarak. “Ve ben onu ellemeye, onu ikiye bölmeye, onu ağzıma koymaya cüret ediyorum. Biliyorum bir şey olmuyor; korkunç olan da bu ya. Bir şey olmamasının korkunç olduğunu anlıyor musun? Ekmeği kesiyorsun, bıçağı böğrüne batırıyorsun ve her şey eskisi gibi sürüyor. Ben anlamıyorum Bruno.”

Johnny’nin yüz ifadesi ve heyecanı beni korkutmaya başladı. Ona cazdan, anılarından, tasarılarından söz ettirmek, onu gerçeğe geri getirmek giderek zorlaşıyor. (Gerçek; yazar yazmaz iğreniyorum bu sözcükten. Johnny haklı, gerçek bu olamaz, caz eleştirmeni olduğum gerçek olamaz, çünkü eğer öyleyse birisi bizimle dalga geçiyor. Diğer taraftan insan Johnny’nin dümen suyuna kaptırmamalı kendini yoksa herkes birden çıldırabilir.)

Şimdi uyuyakaldı, ya da en azından gözlerini kapattı uyuyormuş gibi yapıyor. Yaptıklarını anlamanın ne denli zor olduğunu bir kez daha fark ediyorum; Johnny nedir, Johnny kimdir? Uyuyor mu, uyuyormuş gibi mi yapıyor, yoksa uyumak mı istiyor? İnsan diğer arkadaşlarına kıyasla Johnny’ye çok daha yabancı, onun çok daha dışında. Hiç kimse daha adi, daha sıradan, zavallı bir yaşamın koşullarına daha bağlı olamaz; görünüşe göre her bakımdan ulaşılabilir. Görünüşe göre asla kuraldışı değil. Herhangi biri Johnny olabilir; hasta, kötü alışkanlıkları olan, şiir ve yetenek dolu iradesiz bir zavallı olmayı kabul ettiği sürece. Görünüşe göre. Ben ki ömrümü dehalara hayranlık duyarak geçirdim, örneğin Picasso’lara, Einstein’lara, herkesin bir dakika içinde hazırlayacağı kutsal listedekilere (Gandhi ve Chaplin ve Stravinsky), herkes gibi kabul etmeye hazırım, bu olağanüstü kişiler bulutların üstünde yol alırlar, onların yaptıkları bizi şaşırtmamalıdır. Onlar farklıdır, bunu herkes bilir. Oysa Johnny’nin farklılığı gizli, gizemi kızdırıyor insanı çünkü hiçbir açıklaması yok. Johnny bir deha değil, hiçbir şey keşfetmedi, binlerce siyah ve beyaz gibi caz müziği yapıyor; gerçi herkesten iyi müzik yapıyor ancak kabul etmek gerekir ki, bu biraz da seyircilerin zevkine ve modaya, dolayısıyla zamana bağlı. Örneğin Panassié, Johnny’yi kesinlikle kötü buluyor, oysa biz kesinlikle kötü olanın Panassié olduğunu düşünüyoruz, dolayısıyla bu tartışmaya açık bir konu. Tüm bunlar Johnny’nin başka bir dünyaya ait olmadığını gösteriyor, ancak tam bunu düşünür düşünmez kendi kendime Johnny’de başka bir dünyaya ait bir şeyler olup olmadığını soruyorum (başta Johnny’nin kendisi bilmiyor bunu). Kendisine söyleselerdi çok eğlenirdi herhalde. Onun ne düşündüğünü, bu şeyleri nasıl algıladığını ben çok iyi biliyorum. Bu şeyleri diyorum, nasıl algıladığını diyorum, çünkü Johnny… Neyse geçelim bunları, benim kendi kendime anlatmak istediğim şu: Johnny’yle aramızda bulunan uzaklığın belli bir açıklaması yok, anlatılabilir farklılıklara dayanmıyor. Bizim kadar onu da etkileyen bu durumun sonuçlarının bedelini ilk önce ödeyen de o. Johnny’nin insanlar arasında bulunan bir melek olduğunu söylemek geliyor içimden, ancak temel bir dürüstlük duygusu bu cümleyi geri çekmeye, onu güzelce değiştirmeye ve şunu kabul etmeye zorluyor kişiyi: Belki de Johnny meleklerin arasında bir insan, gerçekdışı olan tüm bizlerin içinde tek gerçek. Belki de bu yüzden Johnny parmaklarıyla yüzümü elleyerek kendimi bu denli mutsuz, bu denli saydam, sağlığım, evim, karım ve saygınlığımla bu denli küçük hissetmeme neden oluyor. Özellikle de saygınlığımla. Evet, saygınlığımla.

Ama her zamanki gibi oldu; hastaneden çıkıp sokağa adım atar atmaz, günlük yaşantıma geri döner dönmez her şey değişti. Zavallı Johnny, ne denli dışında gerçeğin! (evet evet, bu böyle! Şimdi bir kafede otururken ve hastaneyi ziyaret edişimin üstünden iki saat geçtikten sonra, bunun böyle olduğuna inanmak, kendime karşı biraz daha samimi olabilmek için zorlanarak yazdığım yukarıdaki satırlara inanmaktan daha kolay geliyor bana.)””


kendimi duvarlara vurmak istiyorum! ne johnny ne de bruno bunu söyleyen, ben söylüyorum: kendimi duvarlara vurmak istiyorum. tecrit edilmiş sınırsız bir coşku bu. ces gens la, repeat, brel salyalar’a vurgu yapıyor, ben duvarlar’a. evet, sınırsız, evet, tecrit.

e.b’yi arıyorum: “n’aber?”, “iyi be abi n’olsun, nip-tuck izledim şimdi de freud çalışıyorum” diyor, kahkaha atıyorum “ooo muhteşem olmuş, kombo!”, “gülme lan, çok daraldım zaten” deyip gülüyor, “tv’de bolivya-arjantin maçı var, messi benim hareketi yaptı yine” diyorum, tv açık ama sesi kapalı, genellikle böyledir, arada bir ekrana bakıyorum, “izleyemem şimdi be abi, çalışmam lazım”, “çalışmak lazım” diyorum, “evet, çalışmak lazım”.

çalışmak lazım lazım olmasına da, ben ne ne çalıştığımı biliyorum ne de ne düşündüğümü. hep bir an gerideyim. mesela bundan hemen önceki cümle bana ait değil. bundan hemen önceki cümlenin bana ait olmadığını söyleyen bundan hemen önceki cümle de bana ait değil. yakaladığım cümlenin sonrasındaki cümleyi yazıyor oluyorum her zaman. işte, bir tane daha. bir tane daha geçti işte bir tane daha diyerek. hep böyle bu, herşey için geçerli: insana ait.

yaklaşık olarak bir ay sonra okunacak bir kitaptan alıntı:

“bu yüzden freud, hastalarına -ve okurlarına- iki faydalı paradoks sunmuştur. birincisi, kişinin kendi kendisine bir sırrını açıklamasının tek yolu, onu bir başkasına söylemesidir.
ikincisi, insan sadece başkalarının sağır (dinlemeye gönülsüz ya da kifayetsiz) olduğu oranda delidir (anlaşılmazdır).”

kendimi duvarlara vurmak istiyorum! arzu bu. aklıma başka bir kitaptan başka bir metin geliyor; delikler, ekmek, bıçak, gün ışığı, dünya, tavan arası, ah rosario, delikleri hatırlıyor musun (rosario da kim be?), sırılsıklam bir yaz günü galata’dan karaköy’e inerken bu delikler pencerelerdi. ekmek diyor johnny, ekmek! (“Sert bir nesne olduğu yadsınamaz, çok güzel bir rengi ve kokusu var. Bu ben değilim, bu benden başka, benim dışımda bir şey. Fakat eğer onu ellersem, eğer parmaklarımı uzatıp onu yakalarsam o zaman değişen bir şey oluyor, sence de öyle değil mi? Ekmek benim dışımda, fakat parmaklarımla onu elliyorum, onu hissediyorum, onun dünyanın kendisi olduğunu hissediyorum, öyleyse onun tam anlamıyla başka bir şey olduğu söylenebilir mi? “Ekmek günün ışığı,” diye fısıldıyor Johnny yüzünü kapatarak. “Ve ben onu ellemeye, onu ikiye bölmeye, onu ağzıma koymaya cüret ediyorum. Biliyorum bir şey olmuyor; korkunç olan da bu ya. Bir şey olmamasının korkunç olduğunu anlıyor musun? Ekmeği kesiyorsun, bıçağı böğrüne batırıyorsun ve her şey eskisi gibi sürüyor. Ben anlamıyorum Bruno.”) kitabı bulup, sayfaları karıştırıyorum, ve:

7

dudaklarına dokunuyorum senin, kenarlarını çiziyorum tek parmağımla, sanki benim elimden çıkmış ağzın, sanki ilk kez aralanıyor; gözlerimi kapamam kafi, her şey yeniden, yeniden başlıyor elimin altında, her seferinde bir başka ağız doğuyor istediğim türden, elimin seçip yüzüne yerleştirdiği nice ağız arasından seçilmiş bir ağız bu, seçen benim, kendi ellerimle yüzüne çizivermek için olanca özgür, ben seçtim; nasıl olduğunu anlayamadığım bir rastlantı sonucu olarak, elimin altında çiziktirdiğim ağza tıpatıp uyan bir ağız oluyor seninki.

bana bakıyorsun, çok yakından, gitgide yaklaşıyor yüzün, seyrediyorsun beni, tepegözüz sanki, gözlerimiz büyüdükçe büyüyor, iki göz üst üste gelerek tek göz oluyor: tepegözler birbirine bakmakta, solukları birbirine karışmış, ağızlar buluyor yekdiğerini, dudaklar sıcacık, kavgada, dil düşlere henüz dokunmuş, bir sessizlik dil üzerinde, bir eski koku, mis gibi, ağır bir hava dolanıp duruyor. o an işte, ellerim dalıyor saçlarına, derinlerini okşuyor ağır ağır, ikimizin de ağzı çiçek ve balık dolu sanki, sarmaş dolaş öpüşüyoruz, hızlı hızlı, derin duyumlarla. ısırıyorsak eğer, acısı tatlı, birbirine karışmış soluklarımız içerisinde, sönüp gidiyorsak eğer, dönüşüyorsak kısa ve korkunç bir boğuluşla ölüme, bu anlık ölüm güzel. tek bir tükürük, tek bir olgun meyve tadı; yapışmışsın bana, duyuyorum titremelerini, tıpkı suda titreşen ay gibi…”

hiçbir şey olmuyor, herşey eskisi gibi sürüyor; yatıp uyuyacağım.