7 Ekim 2007 Pazar

film eleştirisi değildir

ne kadar oldu? bu samimiyetsiz filmi kaç yıl önce izledim ilk defa? dört yıl? beş? o zamana kadar izlediğim en romantik şeydi. ama aradan geçen kısa sayılabilecek sürede ne kadar değişmiş film, hayal kırıklığına uğradım ve uzun zamandır dün geceki kadar sıkılmadım. yine de sonuna kadar sesimi çıkarmayıp izledim: bir zamanlar sevmiştim, hem de öyle böyle değil, ve şimdi öfleyip pöfleyip kapatamazdım ki pat diye, kapatıp arkamı dönemezdim; izledim. sonuna kadar. gençlik hatalarıyla dolu elbette gençlik, ama bir türlü anlayamıyorum şimdi, nasıl ‘en romantik şey’ diyebildiğimi çözemiyorum. can da sıkılmaz ki canım böyle dandikliklerle. mesela çok satan bir kendiniyapankadın dergisinde (alınganlığa gerek yok; yapmak, merhametin okşadığı bir sözcük burada) yer alan bir yemek tarifine dönüşebilir pekala bu sıkıntı; başlığı da şu olabilir: “aşık olamıyor musunuz? işte size aşkın kusursuzluğuyla kuşatılmış bir gün!”.

gerekli malzemeler:
-meydanları, heykelleri, köprüleri, ve nezih yolüstü kafelerinin bolca bulunduğu, pek kalabalık olmayan ve ortasından hem tramvay hem de nehir geçen bir şehir.
-bir tren ve seyahat. (europe?)
-bulunduğunuz vagonda, pek anlamadığınız bir dilde kavga ederek size kadın/erkek ve ilişki temalı tonlarca boş cümle kurma fırsatı verebilecek referans bir çift.
-bulunduğunuz vagonda, sizden biraz daha geride oturan aptal, sevimli, serseri görünüşlü ama kibar, ertesi gün denizaşırı ülkesine dönmek zorunda olduğu için bıraktığınız anda bulaşmayacağı garanti olan seksi bir adam. (ethan hawke olması önerilir bu adamın, ama elinizde yoksa benzer bir malzeme de kullanabilirsiniz, her yerde var)
-şehri birlikte turlarken çeşitli yerlerde karşınıza çıkması için yüzyıllardır sahte romantikler tarafından kullanılmaya alışmış birtakım ilgi çekici ve çapulcu(!) karakterler. (keman-akordeon ikilisi, el falı bakan zeki bir çingene, sefil şair, sokakta gösteri yapan bir dansöz, vb)
-ve son olarak, her şeyin yolunda gitmesini sağlayacak şans. (bunu dert etmeyin, şans sizin yanınızda olacak! mesela bir bara girip iki üç kelimeyle bedava içki alabilirsiniz iyi kalpli bir barmenden. ne de olsa bu sizin acınası hayal gücünüz!)

böyle zaman kaybı olur mu? hangisine üzüleyim karar veremiyorum; ilk izleyişim ve ardından birkaç gün hissettiğim o yoğun ve yapay aşk duygusuyla geçen süreye mi, yoksa dün gece harcadığım süreye mi. “bütün dünyan yalan, bildiğin herşey sahte tatlım” diye bağırsam da işe yaramaz artık, ama bağırdım. ne oldu? nasılsa günbatımından önce buluştular, kendi ölü denizlerinde yüzüyorlar, huzur içinde ve kendilerine rağmen. uzatayım mı biraz daha sapına kadar hesaplı sözcüklerle? sıkıcı olsun istiyorum bu yazı, eğlenceli değil. başarabiliyor muyum, orası meçhul. neyse, ne diyecektim, hah: sözcükler ve kendininki de dahil tüm sözcükleri içinde barındıran dünya (uzay ve onun içine tıkıştırdığın diğer tüm sözcükler de çalışma masanın üstünde boyunlarını bükmüş duruyorlar) ve mantık ve hakikat hakkında bir şeyler (şimdiden başlamış olmalı sıkıntı). ama vazgeçmek üzereyim: insanın kendiliğinden bilemeyeceği bir şey var; ve o şey, hiçbir bok bilmediğini kendine itiraf etmesini ve sadece bu itirafın ona sağladığı sınırsız olanağı (kendisi, ve dünyanın kendisi başta olmak üzere, içindeki bütün sözcükler gibi) görmesini engelliyor. ancak bu itiraftan sonra gerçekten emeklemeye başlayabilir insan, yürüyebilir, ölebilir (stockholm’e selam). öteki türlüsü yalan; ve pekala mantık, bunun baş aracı olabilir. onun yolları daima ya doğruya (true) ulaştı ya da yanlışa (false), hakikate (truth) değil (fe101). kelimeler, nesneleri göstermediler asla, ya da şeyleri; yalnızca kendilerini gösterdiler, ve gözlerin sana ait, gördün mü? hakikat başka bir yerdedir, uzaktadır, hiçbir şey bilmediğini söylemeni beklemektedir kendine; zaman zaman belirginleşen ve fakat derinlerde bir yerlerde sürekli hissettiğin “ters giden bir şeyler var” duygusunun, özel isimler de dahil hiçbir sözcüğün tam olarak içine sinmemesinin sebebini, dünyanın altında ezilmediğini, bunu engellemenin tek yolunun üstüne çıkarak senin onu ezmen olmağını anlamanı beklemektedir; bütün yolların başında, kollarını açmış, masif huzursuzluğunu gidermeye çalışmanın yollarını aramanı beklemektedir; dünya evine hoş geldin, demek için.

dün gece, filme ve bana katlanan kişiye de teşekkürlerimi sunayım sırası gelmişken; kadın ruhundan anlamadığım konusunda hemfikiriz. aşkın da anlamadığına dair söylentiler varmış. gülüştük. şimdi neye geldi sıra? başlangıçta sildiğim şeyin yerine yenisini koymaya sanırım. yani, “göster bakalım sen ne kadar romantiksin” kısmına. bir bardak ballı ılık süt kadar. şaka tabi. ama koca bir kupa koyu kahve diyebilirim, tek şekerli.
artık uzatmayayım daha fazla, sıkıcı bir metin yazarken bu kadar eğlendiğime göre bir terslik olmalı. filmdeki tek iyi şey, hadi iyi demeyeyim, tek romantik şeyle bitireyim, kanaldaki şiir:

daydream delusion, limousine eyelash
oh baby with your pretty face
drop a tear in my wine glass
look at those big eyes, see what you mean to me
sweetcakes and milkshakes, i am a delusion angel
i'm a fantasy parade
i want you to know what i think
don't want you to guess anymore
you have no idea where i came from
we have no idea where we're going
lodged in life like branches in the riverflowing downstream, caught in the current
i carry you, you'll carry me
that's how it could be
don't you know me
don't you know me by now

bilenler bilir: kahveyi asla şekerli içmem. istisnalar hariç.

20 Eylül 2007 Perşembe

nodört

“keyfi kaçmış bir arkadaşa rastlıyorum, işindeki bir sorundan dolayı canından bezmiş. dışarıdan, yazı masasının kıyısından, ona kişisel olarak ilişmeyen bir konuda kaygılanmasını saçma bulmak kolay (birinin sorununu vekaleten, ikinci elden yaşamak: çalışkan işçinin, dürüst yöneticinin kara yazgısı). kendime soruyorum bazen, evrensel ölçütle karşılaştırıldığında işin saçmalığı kafasına dank ediyor mu, bazen şöyle bir adım geri atınca gözünün önündeki koskoca canavar birden havada uçan sineğe dönüşüyor mu? tekniği bilirsen ötesi kolay. baruch spinoza, ne domuzdur o. biri öldüğünde, vurdumduymazın teki dedi ki bana:
-böyle durumlarda olan bitenin beni etkilemesine izin vermem, fizikötesine sığınırım.
-belli ki ölen sevgiliniz değildi, diye yanıtladım.

bir olabilse... laforgue’un o kesin, yok eden evrensel oran duygusuna hep hayran olmuşumdur. gerçekliğe gezegensel bir ölçekte bakan tek fransız şair. kaçan tren, lekelenen bir takım elbise karşısında bütünlük bilincini yitirmemek, olup biteni hiçe, hiçten de azına indirgemek. belli ki ölen sevgiliniz değildi. ah andres, başın da ciğerin de ağrımaya başladı, bu önemsizlik karartıyor herşeyini senin, il sole e l’altre stelle. bir yaşam kayıyor elinden, önceki öldürülenler gibi, evrenin filan canı cehenneme. benlik tek başına duruyor öylece, kanını emiyor dünyanın tek gözüyle-hiçbirşey görmeden.”

belirsiz bir şarkının önsözü

henüz çocukken gözlerimden birini almışlardı benden. aylar önce. fazla sorun etmedim, nasıl olsa o bensiz de sağ olarak kalmaya devam edecekti ve korsancılık oyununda yeterince tecrübeliydim. ama gözüm, masanın üzerindeki gözüm; ona yapmadıklarını bırakmadılar. herşeyi gösterdiler önce, en minik çentiğine kadar herşeyi; sağ kaşımın altında kırmızı bir et parçası sallanıyordu ve gözüm herşeyi gördü. ona şarkı da söylettiler. gereksiz söz oyunlarından başka çekici bir yanı olmayan iphamın pesi‘ni, baştan sona, tekrar tekrar; zaten dans ediyorlardı, sıkılmışlardı, bir tane bile şarkı bilmiyorlardı, bari bilen birine söyletselerdi falan filan. yağmacılar! gözüm orada, masanın üstünde apaçık durmuş onlara bakıyordu, sağdı, şarkı söylüyordu.
aylar geçti; daha fazla büyümedim. ama sürdürdüm başka gökyüzlerinde hep aynı yıldıza bakmayı. ara sıra bordo bulutlar geçiyordu yüzümden, sıyırıp attım teker teker. biliyordum, o da bakıyordu, sürülerce gökyüzünde hep aynı yıldıza, kurumuş bir köşede yaşlı çocuk haliyle bakıyordu. apaçık değil mi bu? yıldızına bakıyor. onları asla affetmedim.

19 Eylül 2007 Çarşamba

şefin kerpeteni, nobir

"bir şeyi sevmeye göreyim, onun kötü yüzünü bana gösterecek karabasan hemen eşiktedir. kedileri öyle seviyorum ki, onları hemen düşümde görmeye yetiyor bu sevgi; bugün gibi yaşıyorum görüntüleri, yeşil gözlü bir kedinin kollarımda geçirdiği değişimi; yüzü birden acımasızlaşıyor, kendisi gitgide büyüyor, ellerime korkunç bir saldırıya kalkıyor, gözlerime pençe atıyor. tuhaftır, şöyle düşünüyorum (ensemi ısırdığını duyumsuyorum ve her şey bir karabasan gibi üstüme çöküyor): 'işte (panter) (kaplan), insanı olsa olsa böyle öldürür.'
uyandığımda her şeyi apaçık sansürden geçirmiştim bile. kedi işi sürdü ve ardından hemen unutulan bir olay olarak kapandı gitti. asılı duran ilmek ise şu oldu:
bir telefon kabinindeymişim ve bir kadın da bana kapının altından bir kedi uzatıyormuş."

15 Eylül 2007 Cumartesi

yirmiközlü parmak ova

koşullu bir şehrin kıytırık bir kafesinde ve dandik bir masanın köşesinde kafesine kısılmış, karşıda oturuyorsun. sana ait bilgiler edinmemiz gerek.
evet, şusun busun, bu yüzden ya da şu yüzden, onun yüzüyle ilgisi yok, seninle var; gözlerine baktığımızda gözlerimizi oyduğunu görüyoruz. bakışlarımızın yerinde ağızlarımız varken diliniz söylemişti. hoşlandık. göğsünde ağlayabildiğin yek parenin şu anda burada tek başına durduğunu biliyoruz. gözyaşlarını yalnızca onun dildiğini biliyoruz. belki de sevmiştik. bildiklerimizin arkasından bilmediklerimiz köşede kuruluyor, tanımadığımız biri araya girip, bak, diyor. seni tanıyoruz. o tanımıyor ya da tanımak istemiyor. haklı; koşullu bir şehirde yaşamıyor.
sana ait bilgiler ediniyoruz. her yeşili bildiğin gibi tatmaya devam et. hoşlanmıyoruz. birden ve kalp gibi durup dururken aklımıza kahin sülükler geliyor, hafızanı yitiriyorsun, tükürüyor. bak! nefret de edebiliriz. bakıyoruz, midemiz bulanıyor. sülükleri yutup kahinlerin kollarını koparıyoruz, kalmak şeklinde bir sözcüğün kanı tenimize bulaşıyor. her nebati gülüşün bir sizi vardır; paramparça yeşerip tükürüyoruz.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

simmpleness

ben de.

8 Temmuz 2007 Pazar

duo

burada, aynı daire içinde dönen iki ayrı metnin, komada geçen kısa öyküsü anlatılırdı.

7 Temmuz 2007 Cumartesi

ceset türleri

sıcak bir haziran gecesi, istemeden bağlı olduğu bakımsız devlet hastanesinin kardiyoloji servisinin perdelerle ayrılmış yoğun bakım odalarından birinde yatıyordu. her bakımdan sıkıcı bir yerde, sıkıcı bir konumdaydı. sağlık durumu da pek iç açıcı sayılmazdı. şikayet etmiyordu. ses tonundan işinde yetkin olduğu anlaşılan doktor, tam olarak saat 04:23’te ona öldüğünü bildirdi ve arkasına bakmadan odayı terk etti. hemşireler de bazı cihazları kapattıktan ve bazılarını da iterek odadan çıkardıktan sonra, bu kabullenilmesi zor durumu kabullenmesi ya da en azından buna alışması için onu bir süreliğine yalnız bırakmaya karar verdiler ve arkalarına bakmadan odayı terk ettiler. duyduklarına inanmak istememesi onu şaşırtmadı.

birkaç saat sonra, iki akrabası ve karısıyla birlikte hastaneye gelen tek arkadaşı, onu leş gibi kokan morgda ziyaret ettiler. ellerindeki kağıt mendilleri değişik bir 'geçmiş olsun' hediyesi olarak yanlarında getirdiklerini sandı ama bu küçük grubun dörtte üçünün gizlice iç çekmeye çalıştığını ve tek arkadaşının hıçkıra hıçkıra ve göğsünü hafif hafif yumruklayarak ağladığını görünce kağıt mendillerin kendisiyle hiçbir ilgisi olmadığını anladı. bir ara onları teselli etmek, üzülecek bir şey olmadığını onlara söylemek geçti içinden ama sesini çıkarmadı. hoş bir yer sayılmazdı burası açıkçası ve keyfi de yerinde değildi. daha önce defalarca gördüğü bu dört şahıs, birbirlerine sarılarak ve birbirlerini teselli ederek morgu terk ettiler. bir an için yalnız kaldığına sevindi sanki ama kapanan bir kapağın sesi onu karanlığa gömünce sevince benzeyen bu duygu yok oldu ve pek de derin sayılamayacak düşüncelere daldı. bundan hiç hoşlanmadı. şikayet etmedi. şikayet etmekten de hoşlanmazdı.

ölüm ilanının hangi gazetede yayınlanacağını düşüncesinden kendini alamıyordu. yüksek tirajlı bir gazete olsa iyi olurdu. otuzdört yıl boyunca hemen hemen her gün aldığı gazetede adını gördüğünü hayal etti. bu daha iyiydi. gazetelerdeki ölüm ilanlarını, şimdiye kadar hiç okumadığını fark etmedi. şimdi de okuduğu söylenemezdi. otuzdört yıl boyunca aldığı gazeteyi hiç okumamıştı. fark etmedi. yaptığı pilavlar geldi aklına, kimi lapa olmuştu, kimi diri, bazen dibini tutturduğu da olmuştu: tencerenin kapağını kaldırıyor, gazetenin iki sayfasını katlayıp tencerenin ağzına koyuyor ve kapağı kapatıyordu: otuzdört yıl boyunca pişirdiği bütün pilavlarda bu gazetenin payını yadsıyamazdı, yattığı yerden. soğuyan ve biraz da şişen kafasında evirip çevirip o kadar çok düşündü ki bunları, geçen zamanda neler olduğunu anlamaya fırsat bulamadı. yüksek tirajlı bir gazetenin 22 haziran tarihli ölüm ilanları sayfasının sağ alt köşesinde bir kez daha ölmüştü. bu ölümü hastanedekinden daha masrafsızdı üstelik. yine de hiç kimse öldüğünü kabullenemiyordu, henüz kimse bu fikre alışabilmiş değildi; hiç değilse, o öyle tahmin ediyordu, herkesin onu öldürmek için her türlü insani çabayı sarf etmesine aldırmadan. gazete ve ölüm ilanını bu kadar dert etmeseydi, onu yıkayan adama bunları anlatabilirdi. anlatmadı. anlatmaya başlasaydı, muhtemelen sıkılıp susardı ve bu midesiz adamın öğleden hemen önce yediği lahmacun hakkında gereksiz bir sohbete girişmek zorunda kalırdı ister istemez. böylece, birlikte susarlardı. tabi başka şekillerde.

ikindiyi müteakip namazı kılındıktan sonra onu dört bir koldan aceleyle mezarlığa taşıdılar. sarsıntıdan ve ter kokusundan biraz rahatsız olmuştu. şikayet etmedi. tanıdığı herkes gelmişti. yirmiüç kişi. ve bir de imam. en zoru, mezarlıktaki bu dakikalardı onun için: her şey o kadar kusursuz, o kadar planlıydı ve herkes yapması gerekenleri o kadar iyi yapıyordu ki, henüz çukura girmeden öldüğüne inandı, iki-üç saniyeliğine. ağlayanların sayısı biraz azalmıştı, iç çekense kalmamıştı. kabrine indirdiler, iki kürek ve düzensiz bir sırayla üzerini toprakla kapadılar. birkaç kere elle toprak atacak kadar duygusallaşanlar da oldu, ama bu ruh hali kısa sürüyordu. artık muhtemelen arkalarına bakmadan töreni terk etmeye başlamışlardı ya da sadece bu kadarı yeterliydi ve arkalarında bakacak bir şey de yoktu. ayak seslerini belli belirsiz duyabiliyordu, imam da şu sıralar dua ediyor olmalıydı. öldüm sonunda, dedi kendi kendine. kendi kendime öldüm sonunda dedim, dedi kendi kendine. kendi kendimi bu lanet çukura kapattım, itiraz bile etmedim, dedi, ve kendi kendime öldüm sonunda dediğimi duydum. imam, işini bitirip gitmişti, hava bir anda bozmuştu, karanlık üstüne kapanmış, serinlik çökmüştü, toprağın nemini dizlerinde duyumsayabiliyordu, kefen de biraz kaşıntı yapıyordu; şikayet etmedi ve hiç beklenmedik bir anda, ansızın, öldü.

resim

sağırları duyuyorum
doğuştan gelen kusur gibi
esirgiyorlar sözlerini
dudaklarına sürünen sözcükler
yanaklarında kaybolduklarını söylüyorlar
kayboluyorum

dalgaların sürüklediği tahtalar
gibi kuşbaşı et parçaları görünmeyen
ve açılan kollarımın sallanan kancalar
gibi kaybolduğunu söyleyen okyanus
ve adam arkasında saklanan başsız
canis lupus

boynundan süzülen kırmızıya hapsolmak
ve melez gölgelerde susmak
gibi kırmızı boynundan sürünerek
kuşbaşlı kurtların okyanusunda adam
olmak ve olmak gibi belki
bütün gölgeli fiilleri bilmek
ve kancada sallanarak eşlik
etmek başsız adamın yanında
kaybolan boyunları ve
yanakları ve dudakları

ve ilk ve son
kez kullanılan fiileri
açmak gibi kuşbaşı bir
iki melez dilde kaybolan
kollarımı bulmak
ve sürüklenen sözcükleri
boynumun okyanusunda
ki kurtbaşı sağırların dilinde
kaybetmek ilk kez
ve kırmızıda doğan son
kuşbaşlı adam gibi
faili esirgenen bir yanağın
düşün ve iki dudağın
gibi kaybolmak

olmak ve olmak gibi belki
apaçık bir kayıptan doğan
sayının arkasına vurduğunu
duymak bir düşün ve iki
dalganın çiğnenen ilk süzülüşü
nü ve olmak ve olmak
gibi belki kancada sallanıp durmak

tahtaya bir savrulan iki satırın
altına sürünen kayıp düş
en
dişe'itlerinin başta bir yanağı
iki dudağı ve ağız kenarında
kuş gibi tükürüğü olmak
ve olmak gibi belki
yalnızca sağır bir çift sayıdan
kulak yapmak bütün kör kurtlara